9.Sınıf Tarih dersi İLK VE ORTA ÇAĞLARDA AVRASYA Ünitesi Ders Notları

1
33076

9.Sınıf Tarih dersi İLK VE ORTA ÇAĞLARDA AVRASYA Ünitesi Ders Notları

 1.TÜRK ADININ ANLAMI VE KÖKENİ:

Türk tarihi araştırılırken, önce bu millete neden Türk denildiği ve daha sonra da Türk adının ne anlama geldiği araştırılmaya başlandı. Bu araştırmalar sonunda bazı görüş ve düşünceler ortaya atıldı Bunlardan bazıları şunlardır:

1)- Ziya Gökalp’e göre; töre kelimesinden gelir. Ona göre Türk demek -töreli= kanun nizam sahibi, geleneklerine bağlı- demektir.

2)- Danimarkalı bilgin Wambery’e göre türemekten (türük şeklinde ) gelir.  Buna göre Türk demek -türemiş, çoğalmış-  demektir.

3)- Kaşgarlı Mahmut’un -Divan-ı Lügatit Türk- adlı eserine göre Türk demek -olgunluk çağı- demektir.

4)- Dorfer Türk-ü -Devlete bağlı halk- anlamında kullanmıştır.

5)- Genel olarak bugün de Türk demek, isim olarak, güç, kuvvet ve sıfat olarak da güçlü, kuvvetli manasında kabul edilir.

                Dil araştırmalarına göre, -Türk- adının söyleniş şekli günümüzdeki gibi tek heceli değil, iki hecelidir. Türk adı ilk defa, Orhun kitabelerinde -Türük- şeklinde geçer. Buna göre Türk kelimesi zaman içinde -Törük, -Türük- ve -Türk- şekline dönüşmüştür.

Türk adını ilk kez devlet adı olarak Göktürk (Kök Türk) Devleti kullanmıştır. Göktürk Devleti’ni Türkiye Cumhuriyeti izlemektedir.

Türkiye adı kaynaklarda ilk olarak Bizans’ta 6.yüzyıl da Orta Asya için kullanılmıştır. 9. ve 10.yüzyıllarda Türkiye adı Volga Nehrinden, Orta Avrupa’ya kadar uzanan bölge için kullanıldı. 11.yüzyıldan itibaren de Türkiye adı Anadolu için kullanılmaya başlandı. Değişik kaynaklarda 13.yüzyılda Eyyubi ve Memluk idaresindeki Mısır – Suriye içinde kullanılmıştır.

2.TÜRKLERİN İLK YERLEŞTİKLERİ YER –TÜRKLERİN ANAYURDU – 
Türklerin anayurdu Orta Asya’dır (Türkistan). Orta Asya  (Türkistan); Asya kıtasının orta bölgesinde yer alır.

Doğu’da Kingan Dağları,  Kuzeyde Sibirya Stepleri, Batı’da Hazar Denizi ile İtil Nehri boyları , Güneyde Himalaya – Hindikuş  Dağları ve Karanlık Dağlar ile çevrilidir.

                Uyarı: Orta Asya; sert karasal iklimin hüküm sürdüğü, etrafı dağlarla çevrili geniş düzlüklerden ve yüksek platolardan oluşan bir coğrafi yapıya sahiptir. Bu yüzden Türkler hayvancılıkla uğraşmışlar, yarı göçebe bir hayat tarzı benimsemişler ve mücadeleci bir yapıya sahip olmuşlardır.

3.TÜRKLERİN ORTA ASYA’DAN GÖÇ ETMELERİNİN SEBEPLERİ VE SONUÇLARI

Anayurtları Orta Asya (Türkistan) olan Türkler M.Ö.2000’li yıllardan başlayıp M.S.11.yüzyıla kadar devam eden bir göç hareketi ile Asya, Avrupa ve Afrika’nın çeşitli bölgelerine göç etmişlerdir. Uzun süren göçlerin sebepleri de genelde hep birbirine yakın sebepledir.

Türklerin göç etmelerinin sebepleri:

1)İklim Değişikliği

a-Kuraklık ve aşırı soğuklar

b-Salgın hastalıklar ve hayvan hastalıkları

c-Otlak ve tarım alanlarının daralması
2) Nüfusun Artması

a-Yaşanılan toprakların hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalması

3)Siyasi ve Sosyal Durum

                a-Türk boyları arasındaki iç mücadeleler

                b-Çin, Moğol ve Kitan kaynaklı dış baskılar

                c-Türk boylarının birbirlerine bağlılıkları (göç eden bir boyu diğerlerin takip etmesi)

                d-Yeni yurtlar edinme düşüncesi (Türk cihan hakimiyeti ideali)

4)Bağımsızlık (İstiklâl) Duygusu

                a)Türk boylarının, bağımsızlıkları tehlikeye düştüğünde bir başka topluluğun egemenliği altına girmektense özgür yaşayabilecekleri yerlere göç etmeleri.

Uyarı:Tarihte atı ilk evcilleştirmeyi başaran millet olarak bilinen Türkler, at arabaları da kullanmaktaydılarGöçebe yaşamayı iyi bildikleri için rahatça göç ettiler. Hayvancılıkla geçinmeleri de göç etmelerini kolaylaştırmıştır.

 

Türk Göçlerinin Yönleri

Türkler, Orta Asya’dan M.Ö.10. yüzyıl başlarından itibaren göç etmeye başladılar.

1-       Kuzeye gidenler          : Sibirya’ya

2-       Doğu’ya gidenler        :Çin ve Uzak doğu ülkelerine

3-       Güneye gidenler          :Hindistan, Afganistan ve Çin’e

4-       Batıya Gidenler          :              a)1.Yol  : Hazar Denizi ve Karadeniz’in kuzeyinden Orta Avrupa ve Balkanlar’a.

b)2.Yol  : Hazar Denizi’nin güneyinden İran, Irak, Suriye, Mısır ve Anadolu’ya.

Bu göçlere rağmen Orta Asya’da Türk varlığı tamamen sona ermemiş Orta Asya’da Türk varlığı  devam etmiştir.

 

Türklerin Orta Asya’dan (Türkistan) göçlerinin sonuçları

1-Türkler gittikleri yerlerde yeni ve güçlü devletler kurmuşlardır. Bu devletler Türk kültürünün geniş alanlara yayılmasını sağlamıştır.

2-Dünya tarihine yön veren önemli olaylara zemin hazırlamıştır (Kavimler Göçü).

3-Türkler yerleştikleri topraklarda farklı halk ve kültürlerle karşılaşmış ve karşılıklı etkileşim yaşanmıştır.

4-Türk topluluklarının bazıları göç ettikleri bölgelerde azınlık durumuna düşmüşler ve milli benliklerini kaybetmişlerdir.

5-Türk tarihinin bir bölgede ve bir bütün olarak incelenmesi zorlaşmıştır.

2.KONU: ORTA ASYA’DA KURULAN İLK TÜRK DEVLETLERİ

 

 

BÜYÜK (ASYA) HUN DEVLETİ- MÖ. 220-MS.300

Büyük Hun devleti Orta Asya’da bilinen ilk teşkilatlı Türk Devletidir. Asya Hun Devleti’nin kurduğu teşkilat yapısı o yıkıldıktan sonra da Türk devletleri tarafından kullanılmıştır. Asya Hun Devleti, Türklerin kutsalkabul ettiği Ötüken’i merkez yaparak Orhun ve Selenga nehirleri çevresinde kurulmuştur.

MÖ. 4. yüzyılda siyasi bakımdan güçlü duruma gelen Hun hakkında ilk bilgiler M.Ö. 318 yılında Çin ile yapılan antlaşmada yer almaktadır.

TEOMAN DÖNEMİ (MÖ 220- 209)

Hunların bilinen ilk hükümdarı Teoman’dır. Teoman; Çinliler, Yüeçiler ve Moğol asıllı Tunguzlarla savaşmıştır.. Teoman’ın kurduğu ilk Türk ordusunda atlı askerlerin önemi büyüktü. Bu sayede Çinlilerin ağır hareket eden atlı arabalarını hızla yok edebiliyorlardı. Çinliler bu dönemde Hun Türklerinden korunmak amacıyla daha önce Çin şehirlerini düşmandan korumak için yapılan surları birleştirerek ünlü Çin Seddi’ni oluşturmuşlardır. Buna rağmen Çinliler Türk ilerleyişini durduramamış ve Teoman Çin topraklarının bir kısmını ele geçirmiştir.

Bu teşkilat Teoman’dan sonra yerine geçen Mete han döneminde daha da geliştirildi.

METE HAN DÖNEMİ M.Ö.209 – 174

Mete Han, kendisinin tahta geçmesini istemeyen üvey annesi ve babasına rağmen taht mücadelesini kazanarak Hunların başına geçti (M. Ö. 209).

Mete Han cesareti ve teşkilatçılığı sayesinde kısa zamanda Orta Asya’da ki Türk boylarını bir yönetim altında toplamayı başardı. Daha sonra sırayla, kendisinden ısrarla toprak isteyen Tunguzlar (Tunghular), Yüeçiler ve Çin üzerine seferler yaptı.

Mete’nin Çin’e sefer düzenlemesinin nedenleri:

1-Hunların Çin’in kuzeyindeki otlaklardan yararlanamaması

2-Çin’de ki iç karışıklıklardan yararlanmak istemesi

M.Ö. 203 yılında başlayan Çin İmparatorluğu ile savaşlar 3 yıl devam etmiş ve Çin’in barış istemesiyle sona ermiştir.

 

Bu antlaşma ile Çinliler,

-Çin’in kuzeyindeki bozkırları Hunlara bıraktı.

-Hunlara her yıl vergi ödemeyi, yiyecek ve ipek vermeyi kabul etti.

 

Uyarı :Mete Han bütün Çin ülkesini egemenliği altına alabilecek güçte olmasına rağmen, bu ülkeyi tamamen alıp  buraya yerleşilmesine karşı çıktı. Bunun nedeni;

Çin’in nüfusça çok kalabalık olmasından dolayı buralara yerleşecek olan Türklerin Çin kültüründen etkilenerek milli benliklerini kaybetmesinden korkuyordu. Ayrıca  bu kadar kalabalık bir bölgeyi yönetmekte  zor olacaktı.

Mete Han’ın tarihteki önemi

a)       Asya Hun devleti en geniş sınırlara ulaştı ve en parlak dönemini yaşadı.

b)       Tarihte ilk defa Türk soyundan olan bütün toplulukları kendi yönetimi altında toplamış, Türk siyasal birliğini sağlamıştır.

c)       Tung’huların ısrarlı toprak istekleri karşısında -Toprak milletindir, onu kimse veremez.- diyerek, ilk defa vatan ve millet sevgisini ortaya koymuştur.

d)       Çin’i mağlûp etmesine rağmen Türklerin Çin’e yerleşmesine karşı çıkmış, Türk kültürünü ve Türklerin milli benliğini korumak uğruna, Çin’den yıllık vergi almakla yetinmiştir.

e)        Mete Han’ın oluşturduğu devlet teşkilatı ve onlu sisteme dayanan ordu teşkilatı daha sonra kurulan Türk devletlerine ve başka devletlere örnek olmuştur.

Kİ-OK (KİYOK) DÖNEMİ (M.Ö. 174-160)

Mete’den sonra yerine geçen oğlu Ki-Ok döneminde Hun devleti eski gücünü korudu. Ki-Ok, babasının ölümünü fırsat bilerek ayaklanan Yüeçileri ağır bir yenilgiye uğrattı. Daha sonra Çin ile olan ekonomik ve siyasî ilişkilerini geliştirmek için, Çinli bir prensesle evlendi.

UYARI: Siyasî düşüncelerle yapılan bu tür evlilikler, Türk devletleri için zamanla kötü sonuçlar doğurmuştur. Bu evliliklerden sonra Çin elçileri, Hun ülkelerinde rahatça dolaşmışlar, yaptıkları yıkıcı ve bölücü propagandalar ile Hunların diğer Türk boyları ile arasının açılmasına neden olarak devletin yıkılmasına ortam hazırlamışlardır.

Ki-ok döneminde Çinliler, hem İpek Yolunu kontrol etmek hem de ipeğe yeni pazarlar bulmak amacıyla bu yol üzerindeki ülkelere casuslar gönderdiler. Bu casusların raporları, daha sonraki yıllarda uygulanacak Çin politikasının belirlenmesinde ( -ipek yolu ‘nu tamamen ele geçirmek-) önemli rol oynamıştır.

BÜYÜK HUN DEVLETİNİN ZAYIFLAMASI VE PARÇALANMASI

Ki-ok’un ölümünden sonra başa geçenler, devlet yönetiminde etkili olamadılar. Çinli prenseslerle gelen casusların faaliyetleri ve ordusunu Türk ordusunu örnek alarak düzenleyen Çin’in çalışmaları sonucunda Hunlar güçlerini kaybettiler. İki devlet arasında mücadelelerin yapılmasının en önemli nedeni olan İpek Yolu’nun denetimi Çinlilere geçti. Bu da Türk ekonomisini çok kötü etkilemiştir.

Büyük Hun Devleti’nin zayıflaması

1- Hunların Çin karşısındaki üstünlüğünün kaybolması üzerine Çin’in ödediği ipek ve verginin kesilmesi, Hunları zor duruma düşürdü.

2-Çin’in casuslar aracılığıyla Türk ülkesinde uyguladığı bölücü politika devletin zayıflamasına ve parçalanmasına zemin hazırladı. Türk boylarını birbirine düşürdü.

3-Şiddetli tahta kavgaları da devleti zayıflattı.

Bu durum karşısında Hun Hakanı HO-HAN-YEH (M.Ö.58-31) Çin himayesine girmekten başka çare olmadığını düşündü. Bu düşünceyi utanç verici bulan kardeşi Çİ-Çİ YABGU, Ho-Han-Yeh-in hükümdarlığını tanımadı. Çıkan savaşı kaybeden Ho-han-yeh , güneye çekilerek Çin himayesine girdi (MÖ 58).

Bu olay ,Hun Devleti’nin Doğu ve Batı Hunları olarak ikiye ayrılmasına neden oldu.

Batı Hunları’nın başında bulunan Çiçi Yabgu, bütün Hunları birleştirmek için çalışıyordu ve bağımsızlık konusunda son derece duyarlıydı. Çi-çi’ nin yönetiminde, Batı Hunları kısa zamanda güçlendiler.

Çiçi Yabgu’nun sözleri:

Boyun eğmeyeceğiz. Zira öteden beri Türkler kuvveti takdir eder, tâbi olmayı hakir görürler. Savaşçı süvari hayatımız sayesinde adı yabancıları titreten bir millet olduk. Biz ölsek de, kahramanlığımızın şöhreti kalacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaklardır.

Ancak, bu dönem uzun sürmedi. M.Ö.36 yılında Çinlilerin saldırıları sonucu, Batı Hunları dağıldılar.

 

Doğu Hunları ise; Ho-hanye’nin ölümünden sonra yeniden güçlendiler ve M.Ö. 18 yılında bağımsızlıklarını kazandılar. Ancak, Doğu Hunlarının bağımsızlık dönemi de fazla sürmedi.

Kıtlık, hayvan hastalıkları ve iç karışıklıklar gibi nedenler yüzünden Hunlar, M.S. 48 yılında, Kuzey ve Güney Hunları olmak üzere kesin olarak ikiye ayrıldılar.

Kuzey Hunları (48- 156)M.S. 147-156 yıllarında Siyenpilerin istilâsı sonucu yıkıldı (156) . Kuzey Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra, Çin egemenliği altına girmek istemeyen Hunların bir kısmı, Aral gölü dolaylarına göç ettiler.

Güney Hunları da, Kuzey Hunlarını yıkan Siyenpi akınlarına uğradı, bu da onların gittikçe güçten düşmelerine ve Çin egemenliğine girmelerine neden oldu. Çin hakimiyetine giren Güney Hunları, kısa ömürlü de olsa devletler kurarak varlıklarını 216 yılına kadar devam ettirdiler ve bir süre sonra Çin’in egemenliği altına girmek zorunda kaldılar.  M.S.216 yılında Çin tarafından ortadan kaldırıldı.

Her iki Hun devletinin yıkılmasından sonra dağınık hâlde yaşamaya başlayan Hunlardan Çin hakimiyetinde yaşamak istemeyenler, M.S.350 yıllarında batıya doğru hareket etmeye başladılar. Bu durum, Avrupa tarihinde önemli sonuçlar meydana getirecek olan Kavimler Göçü’nün başlamasına neden oldu. Batıya göç eden Hunlar, Avrupa’da yeniden bir siyasî teşkilâtlanmayı gerçekleştirdiler.

Asya Hunlarının yıkılmasından sonra Orta Asya’nın Durumu

Asya Hun Devleti’nin yıkılması ve bazı Türk boylarının Batıya göç etmesi üzerine Orta Asya’nın en güçlü devleti haline gelen Çin, bir süre Hunları egemenlikleri altına tutmuştur. Hunlar, Çin idaresinde kalmalarına rağmen milli benliklerini korumaya çalışmışlardır. Asya Hunlarının bir kolu olan Tabgaçlar, Çin’deki karışıklıklardan yararlanarak bağımsız olmuşlar ve Çin’in kuzeyinde devlet haline gelmişlerdir.

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

DEVLET YÖNETİMİ

Devlet, Türklerde “il” veya “el” olarak isimlendirilmiştir. Türk tarihinde siyasi teşkilatlanmayı ilk defa Büyük Hun Devleti’nde Mete Han yapmıştır.

Türkler tarih boyunca farklı bölgelerde birçok devlet kurmuşlardır.

Türklerin çok sayıda devlet kurmasında etkili olan unsurlar.

• Bağımsızlıklarına düşkün olmaları

• Teşkilatçı bir özelliğe sahip olmaları

• Ülkeyi hanedan üyelerinin ortak malı sayma anlayışı

• Devletin dağılmasına rağmen onu oluşturan temel aile yapısının yani devletinin alt yapısının sağlam olması.

Eski Türklerde toprak, yurt olarak adlandırılmış ve Türkler, bağımsızlıklarını koruyabildikleri toprakları ülke olarak görmüşlerdir. Bağımsızlıklarını koruyamadıkları zaman başka topraklara göç etmişlerdir.

İkili Teşkilat

Eski Türklerde ülke, doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılarak yönetilmiştir. İkili teşkilat olarak adlandırılan uygulama ile yönetimin kolaylaştırılması amaçlanmıştır. Bu uygulamada doğu tarafı üstün tutulmuş ve devletin doğusunu hükümdar yönetmiştir. Batısını ise “yabgu” unvanı ile kardeşi yönetmiştir. Yabgu, içişlerinde serbest hareket ederken dışişlerinde ise hakana bağlı hareket etmiştir.

Egemenlik Anlayışı

Türk devletlerinde ülke hükümdar ailesinin ortak malı sayılmıştır. Böylece ailenin bütün erkek üyeleri tahta çıkma hakkı elde etmişlerdir.

Bu uygulama sonucunda,

• Ailenin erkek üyeleri arasında sık sık taht kavgaları yaşanmıştır. İç mücadeleler Türk devletlerinin zayıflamasına ve dış müdahalelere ortam hazırlamıştır.

• Türk devletleri kısa sürede parçalanmış ve yıkılmıştır. Ayrıca irili ufaklı birçok Türk devleti kurulmuştur.

 

UYARI: Türk devletlerinde Çinli prenseslerden doğan erkek çocukların hükümdar olmasına izin verilmemiştir. Bu durum Türklerin veraset konusunda ulusçu (Milliyetçi) bir anlayışı benimsediklerini gösterir.

 

Hükümdarlık ve Kut Anlayışı

Türk devletinin başında hakan bulunurdu. Türk Devleti’ni yöneten hükümdara Han, Hakan ya da Kağan denilirdi. Bir kişinin hakan – hükümdar olabilmesi için Hanedan ailesi olan -Aşına- soyundan gelmesi şarttı. Türk Halkı ve Hakan bu görevin Hakan’a Tanrı (Tengri) tarafından verildiğine inanırlardı. Bu Gök Tanrı tarafından verildiğine inanılan devleti yönetme yetkisine KUTdiyorlardı. Kut’un kan yoluyla hükümdarın tüm erkek çocuklarına geçtiğine inanıyorlardı.

Uyarı:Kut anlayışı yüzden Türk Halkı Kağan’a sonsuz bir bağlılık içindeydi. Bu anlayış Hakan’ı Türk Devleti’ni Türk örf ve adetlerine göre yönetmek zorunda bırakmıştır.

Tanrı tarafından hakana verildiği düşünülen yönetme hakkının (Kut’un) kan aracılığıyla hakanın bütün evlatlarına da geçmiş olduğu düşüncesi, her prensin ( Tigin ) tahtta hak iddia etmesine yol açabiliyordu. Bu suretle kardeşler arasında doğan taht mücadelesi, üstün gelen tarafın hakan olmasına kadar sürerdi. Ancak bu mücadeleler devletin zayıflaması, hatta parçalanmasına dahi yol açabilmektedir. Güçlü olanın Kağan olmasını sağladığı içinde devletin iyi yönetilmesini de sağlamıştır.

Türkler de hükümdarlar; tanhu, şan-yü,kağan, han, hakan, yabgu, il-teber ve idi-kut gibi unvanlar  kullanmışlardır.

Hakanın görevleri:

-Halkın huzur ve refahını sağlamak

-Adaletli olmak

-Ülkenin güvenliğini sağlamak ve fetihlerde bulunmak

gibi görevleri vardı.

Hükümdarlık Sembolleri:

-Türk devletlerinde hakan, idare etme yetkisi ve devlet başkanı sıfatını belirten bazı sembollere sahipli. Bunlar otağ (hakan çadırı), taht, tuğ (sancak, bayrak), davul ve sorguç (serpuş)’tur.

-Hakan’ın belirli zamanlarda devlet ileri gelenlerine ve halka, törenlerde resmî ziyafet vermesi hükümdarlık gereğiydi.

TİGİN

Tigin adı verilen hükümdarın erkek çocukları küçük yaşlardan itibaren bazı boy ve oymakların başına yönetici olarak gönderilirlerdi. Bu uygulama ile tiginlerin devlet yönetimin de tecrübe kazanmaları amaçlanmıştır.

 

TOY ( KURULTAY ), (KENGEŞ):

 Türk devletinin, siyasî, ekonomik ve kültürel işlerinin görüşülüp karara bağlandığı meclise Toy – Kurultay  denilirdi. Başkanı hakan’dı. Bu toplantılara, hakana bağlı bütün prensler ve bağlı devlet temsilcileri katılmak zorunda idi. Katılmamaları bağımsızlık ilanı olarak kabul edilirdi.

Toy’un Görevleri:

1-Törelerde değişiklik yapabilir,

2-Hükümdarı veya  veliahtı  seçebilir,

3-Siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlar ile ilgili kararlar alabilirdi.

UYARI: Belli dönemlerde toplanan Kurultay’a; hakan, hatun (hükümdarın eşi), asker ve sivil yöneticiler, boy beyleri ve bağlı kavimlerin yöneticileri katılırdı. Hükümdar, Kurultay’da alınan kararları uygulamak zorunda değildi. Bu durum Kurultay’ın bir danışma meclisi niteliği taşıdığını gösterir.

 

Kadının Toplumdaki Yeri ve Hatun

                Türkler tarih boyunca kadına gereken değeri vermişlerdir. Ailede kadın erkek eşit tutulmuş, mal ve mülk ortak kabul edilmiştir. Kadın ata binebilme, silah kullanabilme ve savaşabilme özelliklerine sahip olmuştur.

İslâmiyet’ten önceki Türk devletlerinde sosyal yaşantıda etkin olan kadınlar devlet yönetiminde de etkili olmuşlardır. Hatun unvanı verilen kağanın eşi, elçileri kabul eder, devlet meclisine katılabilir ve gerektiğinde vekil olarak devlet başkanlığı yapabilirdi.

Yasa niteliğindeki emirnameler hatun ve hakanın imzası olmazsa yürürlüğe konulmazdı. Bu durum hatunun hükümdarı temsil ettiğini ve devlet işlerinde söz sahibi olduğunu gösterir.

 

HUKUK

Töre: Türklerin siyasi ve sosyal hayatını düzenleyen yazısız hukuk kurallarına Töre denir. Devlet işleri ve toplum düzeni -töre- ile sağlanırdı. Töre; hükümdar buyrukları, halkın gelenekleri ve Kurultay’da (toy) alınan kararlardan oluşurdu.

Türk töresi sert ve kesin hükümler içeriyordu. Ayaklanma, adam öldürme gibi suçları işleyenler ölümle cezalandırılırdı. Hırsızlık ve yol kesme gibi suçlara da ağır cezalar verilirdi. Hırsıza çaldığı nesnenin on katı ödetilirdi.

Töreye uymamak en büyük suç sayılmıştır. Hükümdar bile töreye uymak zorundaydı. Bu durum Türklerde kanun üstünlüğünün bulunduğuna kanıt olarak gösterilebilir.

Göçebe yaşam tarzından dolayı hapis cezaları 10 günü pek geçmemiştir. Uygurlar döneminde ticari ilişkilerin gelişmesinden dolayı hukuk kuralları ilk kez yazılı hale getirilmiştir. Bu yazılı belgelerden birçoğu günümüze kadar ulaşmıştır. Bunlar medeni hukuk, ticaret hukuku, borçlar hukuku ve vergi hukukuna ilişkindir.

Siyasi suçlara, hükümdarın başkanlığındaki yargu denilen yüksek devlet mahkemesi, adi suçlara ise yarganlar’ın oluşturduğu mahkemeler bakardı.

Türk hukuku ilk kez Uygurlar tarafından yazılı hale getirilmiştir.

ORDU TEŞKİLATI

Türklerde ilk düzenli ordu Asya Hun hükümdarı Mete Han tarafından kurulmuştur. Mete Han orduyu onluk, yüzlük, binlik ve on binlik bölümlere ayırmış; her bölümü bir komutana bağlamıştır. En büyük birliğe tümen adı verilmiştir. Mete’nin ordudaki bu düzenlemesi günümüze kadar gelmiştir.

Onlu sistem adı verilen bu düzenleme,

• Ordunun yönetimini kolaylaştırmış

• Hareket kabiliyetini artırmış

• Kısa sürede savaşa hazır hale gelmesine ve disiplinin sağlanmasına katkıda bulunmuştur.

 

Mete Hanın tahta çıkış tarihi (MÖ 209) Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir. Türklerde eli silah tutan herkes asker sayılmış, askerlik özel bir meslek olmamıştır. Kadınlar bile askerlik sanatını öğrenmişler, gerektiğinde kendi beylerinin komutasında orduya katılmışlardır. Türk toplumu bu özelliklerinden dolayı “ordu – millet” olarak adlandırılmıştır.

Türk ordusu atlı birliklerden kurulmuştur. Türklerin ücretli askerler kullanmamaları, askerlerin birbiriyle kolay anlaşmasını ve vatanseverlik duygusuyla mücadele etmelerini sağlamıştır Bu durum da Türklerin savaşlarda başarılı olmasını kolaylaştırmıştır.

Türkler savaşlarda “Hilal – Turan” taktiğini kullanarak düşmanlarını mağlup etmişlerdir. Askeri yönden birçok ulusu etkileyen Türkler, değişik devletlerin ordularında ücret karşılığında mücadele etmişlerdir.

UYARI: Turan Taktiği; ordunun üç kuvvete ayrılarak ortadaki kuvvetin düşmana saldırmasıyla başlar. Daha sonra bu kuvvetlerin yenilmiş gibi aniden geri çekilmesi üzerine düşman ordusu karşı taarruza geçer. Bu sırada sağ ve soldaki Türk kuvvetleri düşmanı çember içine alarak yok etmeye başlar. Bu tekniğe sahte ricat (sahte geri çekilme) de denir.

Türk ordusunun özellikleri

A-Türk ordusu ücretli değildi.
B-Türk ordusu daimiydi.

C-Türk ordusunun temeli atlı askerlerden meydana geliyordu.

D-Kadın-erkek her an savaşa hazırdı. (Ordu-Millet özelliği)

Ok, yay, kement, kargı, mızrak, süngü, kalkan, kılıç başlıca silah araçlarıdır.

DİN VE İNANIŞ

Türklerin inançlarının temelinde -Göktanrı- dini vardır. Bunun dışında Tabiat kuvvetlerine inanma ve Atalar kültü (atalara saygı) adı verilen inanış biçimleri de önemli yer tutmakta idi.

Doğada ki bazı varlıklarında tanrıdan aldıkları güçle kutsal olduklarına inanırlardı.(ağaç, dağ, tepe, vadi) Türkler arasında yaygın olan Şamanizm ise bir din olmayıp daha çok sihir ve gizli güçlere inanmaktır.

1-GÖKTANRI İNANCI

Göktanrı Dini’ne göre; bütün kâinatı, yeri, göğü yaratan Göktanrı’dır. İnsanları da o yaratmıştır, ceza ve mükâfat verebilir. Hakanlara bile görev veren (Kut anlayışı) O’dur. İsterse geri alır.

Bu inançta yeniden dirilme vardır. Ölenlerin arkasından yas tutulur ve YUĞ adı verilen cenaze törenleri düzenlenir. Türklerde ölen kişi ile birlikte, silahları, eyeri ve değerli eşyaların da gömüldüğü mezara kurgan- denirdi. Bir Türk’ün mezarının etrafına öldürdüğü düşmanları temsilen -balbal- denilen taşlar dikilirdi. ( Öbür dünyada hizmetlerini göreceği inancıyla bu taşları dikerlerdi)

Göktanrı inancında yer ve gök yedişer kattı. Tanrı göğün yedinci katında ve tekti. Öldükten sonra; iyi insanların -uçmağ-denilen cennete, kötü insanların da -tamu- denilen cehenneme gideceğine inanılırdı. Bu düşünceler Türklerin Müslüman olmasını da kolaylaştırmıştır.

2-Tabiat kuvvetlerine inanma

Dağ, tepe, kaya, ırmak, vadi, ağaç, orman, güneş gibi varlıkların Göktanrı’dan aldıkları gizli güçlere sahip olduklarına inanılırdı. Bu yüzden de kutsal kabul edilirlerdi. Bahar başlangıcı olan -nevruz- da kutsal kabul edilmiştir.

3-Atalar kültü

Türkler ölen kişilere ve atalara ait anıların kutsal olduğuna inanırlardı. Ölen atalarının ruhlarının onları korumaya devam ettiğine inanırlardı. Onlar için kurban keserlerdi.

Türklerin tarih boyunca kabul ettikleri diğer dinler

Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık, Musevilik ve İslâmiyet.

TOPLUM YAPISI

Türk toplumunun temeli Oguş denilen aileye dayanırdı. Ailelerin bir araya gelmesiyle urug (aileler birliği, sülale) oluşurdu. Urugların birleşmesiyle boy, Boyların birleşmesiyle budun (kavim, millet) oluşurdu

Budunların bir araya gelmesi ile de Türklerin -il- dedikleri devlet meydana gelirdi.

Türklerde aile, kalabalık olmayıp küçük aileler şeklinde ortaya çıkmıştır. Evlenen çocuk kendine ev kurardı. Soyu sürdürmek en küçük çocuğa kalırdı. Göçebe yaşantı Türk toplumunda büyük ailelerin oluşmasını engellemiştir.

Halkın sınıflara ayrılmadığı Türklerde soyluluk ve kölelik gibi kavramlar ortaya çıkmamıştır. Din adamları da ayrıcalıklı bir sınıf oluşturmamışlardır.

Türk toplumunun mücadeleci ve pratik zekalı olma sebebi; Yarı göçebe ya da konar göçer dediğimiz hayat tarzından kaynaklanmaktadır. Bu hayat tarzında meselelere ani ve pratik çözüm bulmak ve hayatta kalmak için mücadele etmek gerekirdi.

Geçim kaynağı genellikle hayvancılıktır. At ve koyun önemli yere sahiptir.

Türk’ün yaşantısında at önemli bir yere sahiptir;

Atı ilk evcilleştiren Türkler onu binek ve savaş aracı olarak kullandılar. Atın sütünden ve gerekirse etinden de yararlandılar. Günün büyük kısmını at üzerinde geçirirlerdi.

Yazın yaylakta, kışın da kışlakta yaşayan Türkler de av da önemli bir faaliyetti;

Av hem bir geçim kaynağıydı, hem de her an savaşa hazırlanmak demekti.

Uygurlarla birlikte Türklerin sosyal yaşantısı değişmiştir;

Mani dininin etkisi ile Türkler avı bırakmış, yerleşik hayata geçmiş ve kalıcı-görsel medeniyet unsurları kurmaya başlamışlardır.

EKONOMİK HAYAT – (İktisadi hayat)

Hayvancılık: Orta Asya’nın iklimi ve yeryüzü şekilleri bölgede hayvancılığın gelişmesini sağlamıştır. Bu nedenle Türk ekonomisinin temeli hayvancılığa dayanıyordu.

Tarım: Elverişli bölgelerde tarım faaliyetleriyle uğraşılmıştır. Türkler arpa, buğday ve darı gibi tahılları yetiştirmişlerdir. Yerleşik yaşama geçilmesinden sonraki dönemde Türkler tarımsal faaliyetlere daha fazla önem vermişlerdir.

Hunlara ve Göktürklere ait bulunan sulama kanalları ve saban demirleri Türklerin tarıma önem verdiklerini göstermektedir. Göktürklerden kalan Töte kanalı 1935 yılında Ruslar tarafından aynen kullanılmıştır.

Ticaret: Türkler yakın komşularıyla yoğun ticari ilişkilerde bulunmuşlar, ticaret yaptıkları ülkelere canlı hayvan, konserve et, deri, kösele, kürk ve hayvani gıdalar satmışlardır. Sattıkları malların karşılığında tahıl ve giyim eşyası almışlardır.

Asya Hunları, Göktürkler ve Uygurlar Çin ile, Avrupa Hunları, Bizans ile ticaret anlaşmaları yapmışlardır. Türklerin yaşadığı topraklardan geçen pek ve Kürk Yolları Türk devletlerine önemli ölçüde gelir sağlamıştır. Bu ticaret yollarının Türklerin yaşadıkları topraklardan geçmesi, ticaretin canlanmasına ve Türklerle Çinliler arasında sık sık mücadelelere neden olmuştur.

İpek yolu:Çin’den başlayıp Orta Asya’yı aşarak akdeniz ve Karadeniz’de sona eren ticaret yoludur.

Kürk yolu: Karadeniz’in kuzeyinde ki hazar ve Bulgar ülkesinden başlayıp Çin’e ulaşan ticaret yoludur.

Türkler ticareti geliştirmek amacıyla ticaret yolları üzerindeki devletlerle anlaşmalar yapmışlar ve tüccarlara kolaylıklar sağlamışlardır.

Türk ekonomisinin temeli tarım ticaret ve hayvancılığa dayanmakla birlikte madencilik ve savaş gelirleri de önemli yer tutmaktaydı.

 

Yazı, dil ve edebiyat

Ural – Altay dil ailesinden olan Türkçe, tarih boyunca çeşitli alfabelerle yazı haline getirilmiştir. Türk yazısının geniş çaptaki ilk örneği VIII. yüzyılda Göktürk alfabesiyle yazılan Orhun Yazıtları’dır. Orhun Yazıtları, Türk tarihinin ve edebiyatının ilk yazılı örneklerinden biri kabul edilmektedir.

Esik Kurganı’ndaki -Altın Elbiseli Adam- mezarında bulunan bir gümüş çanak üzerine yazılmış iki satırlık kitabenin tarihi MÖ V. veya IV. yüzyıllar olarak belirlenmiştir. Bu durum Türklerin Göktürklerden önce de yazıyı bildikleri yönündeki ihtimalleri güçlendirmektedir.

Orhun yazıtlarındaki anlatım zenginliği, kelime fazlalığı ve dilin akıcılığından Türkçenin çok eski ve gelişmiş bir dil olduğunu anlıyoruz.

Türklerin tarih boyunca Göktürk, Uygur, Soğd, Brahmi, Süryani, Arap, kiril ve Latin alfabelerini kullanmışlardır. Bunların içinde Göktürk ve Uygur alfabeleri Türklerin milli alfabeleridir.

Göktürk alfabesi

En eski Türk yazısı olma özelliğini taşır. V. ve VI.  Yüzyıllar arasında Yenisey mezar taşları ve Orhun Yazıtları’nda görülmektedir..   

Göktürk alfabesi 38 harften oluşur.  Bunların 4’ü sesli, 34’ü ise sessiz harflerdir. Bu alfabenin ilk örneklerine Orhun Yazıtları’nda rastlandığından Orhun alfabesi de denilmektedir. Yazı sağdan sola yazılır, kelimeler, aralarına üst üste iki nokta konarak birbirinden ayrılır.

Göktürk harflerinin karakteri, işaretlerin esas olarak keskin düz çizgilerden meydana  gelmiş olması ve bitişmemesidir. 

Uygur alfabesi

Eski Türklerin yazıda kullandıkları ikinci millî alfabesi Uygur alfabesidir.Uygur yazısı, soğd alfabesinden alınmıştır.Uygurlar, soğd alfabesini geliştirerek, bazı küçük değişikliklerle kendilerine özgü bir alfabe haline getirmişlerdir.

Uygur yazısı, sağdan sola doğru yazılırdı. Alfabede 18 harf vardır ve üçü seslidir. Harfler genellikle birbirleriyle bitiştirilir.

Kâğıt ve baskı tekniği Uygurlarca bilinmekte idi. Baskı tekniğini (matbaa) bir kısım araştırmacılar Çinlilerin yanında ilk önce Uygurlarda kullanıldığı görüşündedirler.

Avrupa, Moğollar aracılığı ile XIII. Yüzyılda Uygur baskı tekniğinden haberdar olmuştur. Alman Gutenberg matbaanın mucidi değil sadece geliştiricisidir.

Göktürk alfabesi ile Uygur alfabesi arasında farklar

1-Göktürk yazısı daha çok sert cisimlere kazınarak yazılırken, Uygur alfabesi kağıt üzerine yazılmaya daha elverişli görünmektedir.

2-Uygur alfabesindeki harf yetersizliği ile Türkçeyi tam ifade edememekte iken Göktürk alfabesi 38 harfle bunu başarmaktaydı.

Türklerin ilk edebiyat ürünleri sözlüdürSagu (cenazelerde söylenen ağıt), koşuk (şölenlerde saz eşliğinde söylenen şiir), sav (atasözleri) ve destanlar bunlara örnektir.

 

Bilim ve Sanat

Bilim

İlk Türk devletlerinden günümüze ulaşan yazılı eser ve belge az olduğundan Türklerin bilim alanındaki çalışmaları hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Ancak, Türklerin Oniki Hayvanlı Türk Takvimi’ni yapmaları astronomi bilimiyle ilgilendiklerini ve bu alanda ilerlediklerini göstermektedir.

Uygurlar Dönemi’nde kitapların matbaada basılması, Çin ve Hint eserlerinin Türkçeye tercüme edilmesi, Türklerin bilimsel ve kültürel çalışmalara önem verdiklerinin kanıtıdır. İlk Türk devletleri döneminde bilim adamlarına önem verilmiştir. Hükümdarlar bilgili kişilerden danışman olarak yararlanmışlar, onlara çalışma ortamı hazırlamışlardır.

Sanat

Türklerin yaşam tarzı sanatlarına da yansımıştır. Göçebe hayat süren Türklerde sanat eserleri, genellikle küçük ve kolay taşınabilir eşyalardır.

Türkler eşyalar üzerine pars, kurt, kaplan, kuş, geyik ve at gibi hayvanların şekillerini işlemişlerdir. Buna Türk resim sanatında -hayvan üslubu- adı verilmiştir.

Maden işlemeciliği Türklerde milli sanat haline gelmiştir. Ayrıca dokumacılık da gelişmiştir. Altay ve Orhun bölgesinde yapılan kazılarda halı ve kilim örneklerine rastlanması, Bizans’a gelin giden Hazar prensesi Çiçek’in üzerindeki çiçek desenli Türk elbisesinin Bizans’ta çok beğenilmesi ve Çiçek’in adıyla moda olması, Türklerde dokumacılığın geliştiğini göstermektedir.

Uygurlara kadar Türkler göçebe yaşadıklarından dolayı büyük mimari eserlere rastlanmamıştır. Uygurların yerleşik hayata geçmesiyle evler, tapınaklar, saraylar ve şehirler kurulmaya başlanmıştır.

Uygur mimarisinde Manihaizm ve Budizm dinlerinin etkisi görülmüştür. Uygurlarda mimarinin yanı sıra heykelcilik ve resim sanatları da gelişmiştir. Uygur minyatürleri Moğollar ile İslâm dünyasının kültürlerine girmiş ve İslam sanatı üzerinde etkili olmuştur.

KAVİMLER GÖÇÜ – 375

M.Ö. 36 yılında Çinlilerin saldırıları sonucu dağılan Batı Hunları, Kırgız bozkırlarına gelip yerleşmişlerdi. Kuzey Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra batıya hareket eden Hunlar da Kırgız bozkırlarına geldiler. Daha önce gelmiş olan Hun boylarıyla birleştiler ve güçlendiler.

Avrupa Hunlarının ataları olan bu topluluklar, M.S.350 yılında batı yönünde harekete geçtiler. Aral gölü ile Hazar denizinin kuzeyindeki Alan ülkesini ele geçirdiler. Batıya doğru ilerlemeyi sürdüren Hunlar, M.S.375 yılında İtil (Volga) nehrine ulaştılar. Bu tarihlerde Hunların başında, Balamir adında bir hakan bulunuyordu.

Hunların Avrupa içlerine doğru ilerleyişi karşısında, barbar kavimlerden olan Vızigotlar, Ostrogotlar, Vandallar, Burgondlar ve Germenler, Hunların önünden kaçarak ve önlerine çıkan kavimleri de yurtlarından atarak İspanya’ya ve Kuzey Afrika’ya kadar ilerlediler. Yıllarca süren ve birçok topluluğun yer değiştirmesine neden olan bu olaya Kavimler Göçü denir.

Kavimler Göçü’nün Sonuçları

Hunların neden olduğu Kavimler Göçü, gerek Türk tarihi ve gerekse Avrupa tarihi yönünden önemli sonuçlar meydana getirmiştir.

1-Barbar kavimlerin, topraklarına girmesini önleyemeyen Roma İmparatorluğu, 395 yılında Batı ve Doğu Roma İmparatorluğu olarak ikiye ayrıldı.

2-476 yılında Batı Roma İmparatorluğu yıkıldı. Batı Roma toprakları üzerinde bir çok devlet kuruldu bunların en güçlüsü Frank Devletidir.

3- Avrupa’daki kavimlerin birbirleriyle ve yerli halklarla karışıp kaynaşması sonucu yeni milletler ortaya çıktı (İspanyollar, İngilizler, Fransızlar, Almanlar). Böylece günümüz Avrupa devletlerinin birçoğunun temelleri bu dönemde atılmış oldu.

4-Germenler, Hıristiyanlığı kabul ettiler. Barbar kavimler arasında Hıristiyanlık hızla yayıldı. 

5-Avrupa’daki krallıkların sürekli savaş ve yağmaların etkisiyle gücünü kaybetmesi , feodalite rejiminin ortaya çıktı. Şövalyelik ruhu ortaya çıkmış ve ,ortaçağ boyunca devam etmiştir.

6-Avrupa’da yerleşen Türkler , burada devletler kurdular. (Avrupa Hun devleti).

7-Hunların temsil ettiği Türk Kültürü Avrupa’da yayıldı.

8-Kavimler Göçü-nün başladığı tarih olan 375 yılı, bazı tarihçiler tarafından İlk Çağ’ın sonu, Orta Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edildi.

FEODALİTE (DEREBEYLİK) REJİMİ

Feodalite:  Orta çağ ‘da Avrupa’yı siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel açılardan etkileyen bir yönetim biçimidir.

Feodalite rejiminin doğması ve gelişmesinde etkili olan faktörler şunlardır:

1- Kavimler Göçü’nden sonra Batı Roma imparatorluğu’nun yıkılmasıyla Avrupa’da otorite boşluğu doğması

2- Batı Roma imparatorluğu’nun yıkılmasından sonra kurulan krallıkların güçlü yönetimler oluşturamamaları

3- Sahipsiz kalan halkın güçlü kimselerin etrafında toplanmaları

Feodalite sisteminin özü ülkenin birçok yönetim birimine ayrılmasıdır. Buna göre kral ülkeyi büyük kontluklara, bunları da daha küçük yönetim birimlerine ayırır, bu yönetim birimlerine bir takım imtiyazlarla soyluları atardı.

Feodalite sisteminde halk ile yönetici arasında karşılıklı bir anlaşma yapılırdı. Buna göre halk bağlılık yemini ederek derebeyinin himayesine girer, derebeyi de halkın güvenliğini sağlayacağına söz verirdi. Bu anlaşmadan sonra soylular köylülerin toprakları işlemesine izin veriyorlardı. Himaye altına giren kişiye vassal, himaye eden kişiye süzerendeniyordu. Ülkenin kralı en büyük süzerendi.

Feodalite Devri’nde Avrupa’nın Sosyal Durumu

Feodalite rejiminde toplum ayrı hak ve ayrıcalıklara sahip bir takım sınıflara ayrılmaktaydı:

1.Soylular – Asiller

Soylular da kendi aralarında rütbe ve soy bakımından sınıflara ayrılırlardı. Soyluların en büyüğü kraldı. Diğer soylular kralın vasalı sayılırdı. Kraldan sonra dük, kont, baron, şövalye gibi unvanlarla sıralanırlardı. Soylular yöneticilik ve askerlik dışında bir işle uğraşmazlardı. Yönetimlerindeki topraklar soyluların sayılırdı.

2.Rahipler

Soylulardan sonra en ayrıcalıklı sınıf din adamlarıydı. Bütün rahipler Roma’da oturan papaya bağlı idiler. Sadece din işleriyle uğraşırlar, vergi vermezlerdi.

3.Burjuvalar (Şehirliler)

Orta Çağ’da şehir ve kasabalarda oturan ticaret, esnaflık gibi mesleklerle uğraşan kimselerdi. Soylulara vergi vererek onların himayesi altında yaşarlardı.

4.Köylüler

Avrupa’da en kötü koşullar altında yaşayan sınıf köylülerdi. Köylüler iki kısma ayrılıyorlardı. Bunlardan serbest köylüler Hürler)topraklarını istedikleri gibi ekerler, ancak himayesi altında yaşadıkları derebeyine vergi verirlerdi. Serf (köle) adı verilen köylülerin ise hiçbir özgürlükleri yoktu. Toprakla birlikte alınır ve satılırlardı. Evlenirken bile derebeyinin iznini almak zorundaydılar.

Feodalite rejiminin Avrupa’da doğurduğu sonuçlar şöyle sıralanabilir:

1- Soylular (Senyörler) egemenlikleri altındaki topraklarda yaşayan ve toprağı işleyen insanlar üzerinde mutlak haklara sahip olmuşlardır.

2-Her derebeylikte ayrı kurallar geçerli olmuştur.

3-Ekonomik faaliyetlerin sınırı derebeyleri tarafından belirlenmiştir. Bu da Avrupa’da ekonominin mahalli (bölgesel) bir düzeyde kalmasına yol açmıştır.

4-Feodalite rejiminin oluşturduğu siyasal, sosyal ve ekonomik bölünmüşlük Avrupa’daki halk arasında farklılıklar oluşmasına neden olmuştur.

AVRUPA HUN DEVLETİ

BALAMİR DÖNEMİ

Kuzey Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra batıya çekilen Hunlar, 4. asrın ortalarında, Hun başbuğu Balamir’in idaresinde batıya doğru harekete geçti, Doğu Gotlarına çarptı ve bu devleti yıktı (374), bu da Kavimler Göçü’nü başlattı.

Hunlar, 395’te, yeniden harekete geçtiler. Bu hareket iki cepheli idi; Hunlardan bir kısmı, Balkanlar’dan Trakya’ya ilerlerken, daha büyük sayıda diğer bir kısım, Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yönelmişti. 398’de daha küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında, Doğu Roma’nın genç imparatoru Arkadius, hiçbir ciddî tedbir alamamıştı.

ULDIZ DÖNEMİ

Batıda Hun baskısı, 400 yılına doğru, başbuğ Uldız kumandasında iyice hissedildi. Balamir’in oğlu veya torunu olduğu sanılan Uldız, Attila’nın son yıllarına kadar takip edilecek Hun dış siyasetinin esaslarını tespit etmişti ki, buna göreDoğu Roma, yani Bizans daima baskı altında tutulacak, Batı Roma ile iyi ilişkiler kurulacak ticaret ve dostluk geliştirilecekti.

Çünkü; Bizans’ın Hun egemenliğine alınması ilk hedefi oluşturuyor, buna karşılık, Batı Roma topraklarına saldırarak huzursuzluk çıkaran -barbar- kavimler aynı zamanda Hunların da düşmanları oldukları için, Batı Roma ile ortak hareket ediliyordu. Ayrıca iki devletle birlikte mücadele etmekte oldukça zordu.

                Uldız’ın ölümünden (410 sıraları) sonra, Hun imparatorluğunun başında Karaton bulunuyordu. Bunun hakkında bildiğimiz, sadece, 412 yılında Bizans elçisi Olympiodoros’un onun yanına gitmiş olduğudur.

RUA DÖNEMİ

422 yılı, Avrupa (Batı) Hunları tarihinde yeni bir devrin başlangıcı gibidir. Bu senede, Hun hükümdar ailesine mensup dört kardeşten (Rua, Muncuk, Aybars, Oktar) biri olan Rua, imparatorluk makamına geçiyor, Muncuk (Attila’nın babası) erken öldüğü için, diğer iki kardeş -kanat yöneticileri- durumunda bulunuyorlardı.

                Siyasette Uldız’ın izinde yürüyen Rua, Bizans’ın, Hun ordusunu isyana teşvik etmek ve Hunlara bağlı kavimleri ayırmak amacıyla yaptığı çalışmaları ileri sürerek tertiplediği Balkan seferinde (422), mukavemet göstermeyen Bizans’ı yıllık vergiye bağladı: 350 libre altın (25,200 solidus).

                Bizans İmparatorluğu’nun Batı Roma’ya sahip olmak iddiası ile İtalya’ya ordu ve donanma sevk etmesi, Batı Roma’yı, Hunlara daha çok yaklaştırdı.

                434 baharı’nda Rua öldü . Bizans, kudretli bir düşmandan kurtulduğu için seviniyor, piskopos Proculos, vaazlarında, Tanrı’nın, dindar imparator Theodosios’un dualarını kabul ederek, Bizans üzerinden bir tehlikeyi kaldırdığını söylüyordu. Fakat, Hun sınırlarına gelen Bizans elçilik heyeti, Rua’yı da gölgede bırakan bir başbuğ ile karşılaştı: Attila .

 

ATTİLA 434-453

Hunların başına geçtiği zaman, 39-40 yaşlarında olan Attila, babası Muncuk erken öldüğü için, amcası Rua’nın yanında yetişmiş, onunla birlikte seferlere katılmış, çeşitli kavimleri yakından tanımak imkânını bulmuş, devlet idaresini ve Hun iç ve dış siyasetinin esaslarını öğrenmişti. Memleketi, büyük kardeşi Bleda (sonraları Macarlar tarafından Buda diye anılmıştır) ile birlikte devralmışlardı.

Attila’nın ele aldığı ilk sorun, kendinden önceki hükümdar Rua’nın ölümüyle yarım kalan Roma İmparatorluklarına karşı izlenen siyasetti. Bu amaçla yaptığı ilk faaliyet de Bizans tarafından kışkırtılan ve bu devlete sığınan Hun kaçakları sorunu oldu. 434 yılı baharında, Bizans’a sığınan kaçak Hunlar meselesini görüşmek için Hun sınırlarına gelen Bizans elçilerini Attila, at üzerinde karşıladı ve dinlenmelerine dahi izin vermediği elçilere kendi taleplerini, barış şartları olarak yazdırdı. Margos Barışı (Konstantia veya Barışı) diye anılan bu antlaşmanın başlıca maddelerine göre;

Bizans, bundan böyle Hunlara bağlı kavimlerle anlaşma yapamayacak; Hunlardan kaçanlara, esir alınmış Bizans halkı dahil, sığınma hakkı tanımayacak, Bizans elinde bulunanlar iade edilecek (Grek asıllı olanlar için fidye verilebilecek); ticarî münasebetler, yine belirli sınır kasabalarında devam edecek ve Bizans’ın ödemeyi taahhüt ettiği yıllık vergi, İKİ KATINA (700 libre altın veya 50,400 solidus) çıkarılacaktı.

Balkan Seferleri

440’dan itibaren Attila, antlaşma şartlarının yerine getirilmemesi sebebiyle Bizans’a karşı baskıyı iyice artırdı. Bizans’ı tamamen sindrimek için yapılan Balkan seferleri sonrasında Bizans İmparatorluğu ile Attila arasında anlaşmaya varıldı    – Anatolios Barışı-. Buna göre, Tuna’nın güneyinde beş günlük mesafedeki yerler askerden arındırılacak, buralardaki pazarlar yerine, artık bir Hun sınır şehri haline gelen Naissus’da (Niş) ortak pazar kurulacak, Bizans, harp tazminatı olarak 6000 libre altın ödeyecekti. Ayrıca, yıllık vergi, ÜÇ KATINA (2100 libre altın veya yaklaşık 150.000 solidus) çıkarılmıştı.

Bizans bakımından en ağır şart, yıllık vergi idi. Her sene bu kadar altın bulunması, imparatorluğun gücünü aşıyordu. Şaşırdığı anlaşılan Bizans İmparatoru, sarayındaki ileri gelenlerin de tavsiyesi ile, garip bir kurtuluş yolu buldu: Bir suikast ile Attila’yı ortadan kaldırmayı planladı. Bundan haberdar olan Attila, suikastçiyi yakaladı ve yaptığı sorguda, faaliyetlerini itiraf ettirdi.

Attila’yı sakinleştirmek üzere, Bizans’tan, derhal, ikinci bir heyet yola çıkarıldı. Bu elçiler, Hun başkentinde Attila’yı, tahminlerinin tersine, sakin ve yumuşak buldular.

Çünkü, Hun dış siyaseti değişmekte idi:

Bizans’ı tamamen kendi iradesine bağladığını düşünen Attila, artık Batı Roma’ya yönelme – saldırma – zamanının yaklaştığını düşünmekteydi.

Batı Roma İle İlişkiler

Batı Roma, Hun devletine yıllık vergisini tam ve zamanında ödemekle beraber, gelişen yeni durumun farkında olan başkumandan Aetius, muhtemel bir Hun-Roma çatışmasına hazırlanmakta idi: -Barbar’larla münasebetlerini düzeltmiş, onlardan aldığı ücretli askerlerle, Türk usulünde, çoğu, süvari birliklerinden kurulu ordular oluşturmuş, Hunlar’a bağlı bazı kavimlerle gizli görüşmelere  başlamıştı.

448’lerden itibaren iki yıl kadar süren Hun siyasî ve askerî hazırlığı tamamlanınca, Attila, ilk diplomatik taarruzunu Roma’ya yöneltti. İmparator Valentinianus III’ün kızkardeşi olup, vaktiyle, evlenmek arzusu ile Attila’ya nişan yüzüğü gönderen ve 425’ten beri imparator hukukunu haiz olduğunu belirlemek üzere -Augusta- unvanı ile anılan, Honoria’yı zevceliğe kabul ettiğini bildiren Attila, çeyiz olarak, imparatorluğun, Honoria’nın hissesine düşen yarısını veya -Augusta’nın kocası sıfatı ile Roma imparatorluğunun idaresine iştirak hakkını istedi. Önce oyalama yolunu tutan Valentinianus ile Aetius’un, teklifi nihayet açıkça reddetmeleri, Attila’ya bir sebep oluşturdu.

 

Attila Roma Üzerine İki sefer yaptı:

1-GALYA SEFERİ: 451 başlarında, Orta Macaristan’dan batıya harekete geçen Hun kuvvetlerinin mevcudu, 80-100 bini Türk, bir o kadarı da yardımcı Germen ve İslav olmak üzere 200 bin kişi civarında idi.  Hun orduları, Mart ayı ortalarına doğru Ren nehrini üç noktadan aşarak Galya’ya girdiği sırada, İtalya’dan yola çıktıktan sonra, Hun düşmanı -barbar’ların sağladığı takviyelerle, sayısı yine 200 bine yükselen Aetius kumandasındaki Roma ordusu, Galya’da kuzeye doğru hızla ilerliyordu,  karşılaşma, Attila’nın Türk taktiğine daha uygun gördüğü, Katalaunum’da (Katalon) oldu (20 Haziran 451). Batı dünyasının iki yarısının birbiri üzerine yüklendiği, nihayet 24 saat süren ve iki tarafın çok ağır kayıplar verdiği (Jordanes’e göre 165 bin ölü) muhakkak olan bu büyük savaşta kimin galip geldiği, hâlâ münakaşa edilmektedir.

 

2-İTALYA SEFERİ: Attila, 452 baharında, çekirdeğini süvari kuvvetlerin teşkil ettiği 100 bin kişilik ordusunu, Julia Alpleri’nden geçirerek bugünkü Venedik düzlüğüne indirdi. Oradaki meşhur Aquileia kalesini zaptettikten sonra, Po ovasına girdi.

Roma sarayı, endişeli; halk, telaşlı; Senato, ne olursa olsun, barış yapmak kararında idi. Kilise de bu arzuya katıldı. Süratle bir heyet hazırlandı. Hitabeti ile meşhur Papa başkanlığında bir heyet, Mincio ırmağının Po nehrine döküldüğü düzlükte ordugâhını kurmuş olan Attila tarafından kabul edildi (452 Temmuz ortası). Papa, imparator ve bütün Hıristiyan dünyası adına, büyük Türk başbuğundan, Roma’yı esirgemesini rica etti.

Attila Roma’yı affetti, çünkü;

1-Attila Papa’nın ağzından Roma’nın teslim olduğunu öğrendikten sonra, bu eski medeniyet merkezini korumayı kendine vazife saydı.

2-Başarılı olmuş ordusu ile başkentine dönerken, şüphesiz, tıpkı Bizans gibi, Batı Roma İmparatorluğunun da kendi iradesine bağlandığı kanaatinde idi.

3-Attila için şimdi sıra Ortadoğu’daki Sasanilerde idi. Oranın da himayeye alınması ile -dünya hâkimiyeti- gerçekleşecekti.

Fakat bu, Attila’ya nasip olmadı. İtalya seferinden dönüşte, herhangi bir iç kanama neticesi ağzından, burnundan kan boşanmak suretiyle öldü (453). Yaşı 60 civarında idi.

                Avrupa Hun Devleti’nin Zayıflaması ve Yıkılması

Attila’nın ölümünden sonra, hatunu Arıgkan’dan doğan üç oğlu; sırasıyla İlek, Dengizik, İrnek, babalarının yerini tutamadılar. İmparator olan İlek, ayaklanan Germen kavimleri ile yaptığı Nedao (Avusturya’da) savaşında hayatını kaybetti (454).

 Çok cesur, fakat siyasî zekâdan mahrum Dengizik, imparatorluk birliğini yeniden kurmak için, neticesiz mücadeleler içinde çırpındı, nihayet bir Bizanslı’nın kılıcı ile can verdi (469).

İrnek ise, büyük kardeşlerinin ölümünden sonra, artık Orta Avrupa’da tutunmanın zorluğunu anlayarak, savaşlarda yorgun düşen Hunların büyük kısmı ile Karadeniz’in batı kıyılarına döndü.

Hun hâkimiyeti dönemi, Avrupa’da şu derin etkileri olmuştur:

a.Avrupalılar, pantolon, ceket giymeyi; Ayrıca at koşumlarını ve at eyerlemeyi Türklerden öğrendiler.

b. Avrupa ordularının Türk sistemine göre yapılması dolayısıyla askerî bakımlardan Türk kültür tesirleri,     Batı’da Ortaçağ boyunca devam etmiştir.

c.Avrupa’da siyasi istikrar ve güvenliği sağlayıp ticaret ve ekonominin gelişmesini sağladılar.

 

1.KÖK-TÜRK (GÖKTÜRK) DEVLETİ 552-659

 

 

                1.Göktürk (Kök Türk) Devleti’nin Kuruluşu

Tarihte TÜRK adını ilk kullanan devlet olan Gök-Türk (Kök Türk) Devleti; Asya Büyük Hun İmparatorluğu’ndan sonra, her bakımdan temsil ettiği Türk kültürü itibariyle ikinci -Büyük- Türk Devleti’dir..

Bizim bugün diğer Türk devlet ve zümrelerinden ayırdetmek üzere Gök-Türk (Kök-Türk) dediğimiz bu topluluk ve devletin adı -Türk- veya -Türük- idi. Ancak, kitabelerin bir yerinde, kendini Gök-Türk (Kök Türk) olarak tanıtmıştır ki, -Gök-e mensup, ilahî Türk- manasına gelen bu tabir, V. Thomsen’e göre  hakanlığın parlak devresine işaret etmekte olmalıdır.

Ergenekon Destanı’nda Kök Türk Devleti’ni kuran Türk boyu “Aşina” olarak ifade edilmektedir. Türeyiş Destanı’nda Aşina “Dişi Kurt” olarak ifade edilmektedir.

Göktürkler (Kök Türk)  kurulduğunda batıda Bizans, İran’da Sasani, Aral Gölü civarında Akhun Devletleri vardı. Orta Asya’da ise dağınık halde yaşayan Türk boyları bulunuyordu.

               

Bumin Kağan Dönemi – 552

Göktürklerin (Kök Türk) 6. yüzyılın ilk yarısında Altay dağlarının doğu eteklerinde ve maden çıkarılan yakın bölgelerde geleneksel sanatları demircilikle uğraştıkları ve Avar (Juan-juan) devletine silah ürettikleri biliniyor. Türk kütlesinin Juan-juanlarla (Avarlarla) bağlılığı daha çok yarı bağımlılıktı. Avar (Juan-juan) devletine karşı bir -Töles- ayaklanmasını bastıran (546) Bumin,  Avar (Juan-juan) hükümdarı ile eşdeğerde olduğunu göstermek için onun kızı ile evlenmek istedi, bu isteğin kabaca reddedilmesi üzerine, Bumin Batı Tabgaç prensesi ile evlendi ve bir saldırı ile Avarlara’ı yenerek  Avar (Juan-juan) Devletini çökerttikten (552 başları) sonra, başkent Ötüken merkez olmak üzere 552 yılında Göktürk (Kök Türk) Devleti’ni kurdu.

Bumin Kağan ülkeyi doğu ve batı olarak iki idari bölüme ayırmış ve Devletinin batı kanadının idaresini, kuruluşta birlikte çalıştıkları küçük kardeşi İstemi‘ye  veren (Buna İkili Teşkilat denir.) Bumin, devleti kurduğu yıl içinde öldü.

Uyarı:

Türk devlet anlayışında ikili teşkilat olarak adlandırılan bu uygulama ile devlet yönetiminin kolaylaştırılması amaçlanmıştır. Batıda yabgu unvanı ile görev yapan hanedan üyeleri, doğuda oturan büyük kağana bağlı olmuşlardır.

                Mukan Kağan Dönemi – 553-572

-Yabgu- unvanını taşıyan, dolayısıyla Doğu kanadının yüksek hâkimiyetini tanıyan İstemi, Batı’da fetihlerine devam ederken, Ötüken’de iktidara gelen, Bumin’ın oğlu, Kolo ve bunun erken ölümü üzerine hakan olan, Bumın’ın diğer oğlu, Mukan (553-572) zamanında devlet, en parlak dönemini yaşamıştır. 

Devletin en parlak zamanı olan Mukan Kağan döneminde,

-Avarlara büyük bir darbe vurularak onların batıya doğru göç etmeleri sağlanmıştır.

-Kitanlar ve Kırgızlar itaat altına alınmıştır.

-Çin’e, Kök Türk üstünlüğü kabul ettirilmiştir.

İstemi Yabgu – 552-576

Göktürk (Kök Türk) Devleti’nin kurucusu olan Bumin ikili teşkilat sistemini uygulamış ve devletin batısını yönetme görevini kardeşi İstemi Yabgu’ya vermişti. Kısa zamanda, Altaylar’ın batısını Isıkgöl ve Tanrı dağlarına kadar hâkimiyetine alan İstemi, geniş çapta askerî ve siyasî faaliyetleri sonucunda ilişki kurduğu Sasanî imparatorluğu ve Bizans gibi Ortaçağ’ın en büyük iki devletini Gök-Türk (Kök Türk) politikası izinde yürütmek suretiyle, Türk hakanlığını bir dünya devleti rütbesine yükseltti.  Ak Hunlar (Eftalitler) üzerinde yaptığı ilk baskı tecrübesinden  sonra, ipek transit ticaretini elinde tutan bu devlete karşı Sasanî imparatorluğu ile anlaşma yapan İstemi, Ak Hun (Eftalit) Devleti’ni  yıktı ve toprakları, Ceyhun (Âmuderya) sınır olmak üzere iki devlet arasında paylaşıldı (557).

Sasaniler’in İpek ticaretini engellemesi ve gönderilen Göktürk (Kök Türk) elçilerini öldürmesi üzerine İstemi Han Bizans’la anlaşma yoluna gitti ve bir elçilik heyeti göndererek Sasaniler’e karşı ittifak oluşturdu. İstemi Han ile Bizans Sasanilerle savaşmaya başladılar.

Uyarı: Tarihte Türk-Bizans ilişkileri Göktürkler (Kök Türk) Dönemi’nde başlamıştır. İstemi Yabgu’nun Bizans’a gönderdiği elçilik heyeti Orta Asya’dan Bizans’a giden ilk elçilik heyetidir.

 

Uyarı: 19 yıl süren (571-590) Sasanî-Bizans mücadelesinden sonra da iki imparatorluğun arası düzelmemiş, birbirini takip eden karşılıklı istilalarda, Sasanî imparatorluğu iyice zayıflamış ve İslamiyet’in kısa zamanda İran’da hakimiyet kurmasını kolaylaştırmıştır.

TaPo Kağan – 572-581

Hakan Mu-kan 572’de öldü. Mukan’ın yerine kardeşi Tapo geçti (572-581). Ülkesinin genişliğinden dolayı hakanlığın doğrudan doğruya kendi idaresindeki Doğu kanadını ikiye ayırdı. Tapo, bir Çin prensesi ile evlenmek düşüncesine kapıldı ve ayrıca, Türk topluluğu için zararlı yönleri, önceki devirlerde, ileri görüşlü Türk idarecileri tarafından ortaya konulmuş olan Maniheizm dinini, ülkede korumaya kalktı; bir Budist tapınağı ve bir Buda heykeli yaptırdı-. Tapo dış siyasette de yanlış adımlar attı. Kendisine sığınan ve Çin İmparatoru ilan ettiği bir Çin Prensinin av esnasında rakipleri tarafından kaçırılmasına göz yumması, millet nazarında hakanın itibarını büsbütün sarstı. Göktürk (Kök Türk) birliği ve kültüründe mühim çatlakların belirdiği bu yıllarda, diğer bir hadise de İstemi’nin ölümü oldu (576).

1.Göktürk (Kök Türk) Devleti’nin zayıflaması ve dağılması:

                İstemi’den sonra yerine geçen oğlu Tardu (576-603), ile Devletin Doğu kanadı arasındaki anlaşmazlıkları körükleyen Çin amacına ulaştı ve Tardu hakanlığın Doğu kanadının yüksek hakimiyetini tanımadığını ilan etti (582). Böylece, Göktürk (Kök Türk) hakanlığı, resmen ikiye bölünmüş oldu.

Bir süre iki devlet halinde yaşayan Göktürkler (Kök Türk) için 630 senesi, Gök-Türk tarihinin karanlık yılıdır. Doğu hakanlığı bu sene Çin’e boyun eğmişti. Batı hakanlığı da 659’da aynı akıbete uğradı. Bundan sonra da Aşına soyundan bir sürü -kağan-, bazen aynı zamanda birkaç -kağan- Batı Göktürk gruplarının başında görülüyorsa da, bunlar artık Çin’in birer memuru durumunda idiler.

                Esaret yılları ve kurtuluş mücadelesi: KÜRŞAD DESTANI

Fakat 680’e kadar geçen 50 yıl devamınca Türk milleti kendini unutmadı, dilini, örf ve âdetlerini korudu, tarihinin şanlı hatıralarını ruhunda yaşattı. Bu arada ufak çapta baş kaldırmalar oluyordu:

Bu hareketler arasında en çok hayret uyandıranı, 639 yılında Kür-şad‘ın ihtilal teşebbüsüdür. Çin’in T-ang imparatorunun saray muhafız kıtasında vazife gören Gök-Türk (Kök Türk) prensi (588-de savaş meydanında ölen Hakan Ye-hu’nun küçük oğlu) Kür-şad (Çince-de: Kie-şe), Türk devletini ihya etmek için, 39 arkadaşı ile bir gizli cemiyet kurmuş ve önce, bazı geceler tek başına şehirde dolaşan imparator Tai-tsung’u yakalamağa karar vermişti. Fakat planın uygulanacağı gece ansızın patlayan fırtına yüzünden, imparator saraydan çıkmadı. Kararın geciktirilmesini sakıncalı gören Kür-şad ve arkadaşları, bu defa doğruca saraya yürüdüler. 40 Türk, sarayı ele geçirip başkente hakim olmayı düşünüyorlardı. Yüzlerce muhafız telef edildi ise de dışarıdan sevk edilen ordu ile başa çıkılamadı. Şehir yakınındaki Wei ırmağına doğru çekilen Kür-şad ve arkadaşları, yakalanarak öldürüldüler.

II. KÖK TÜRK DEVLETİ (KUTLUK DEVLETİ)

                2.Kök Türk (KUTLUK) Devleti’nin kuruluşu:

630-680 arasındaki 50 yıllık zaman Gök-Türklerin (Kök Türk) hürriyetlerini kaybettikleri bir matem devresi oldu. Her ne kadar Orta Asya’da millet olarak Türkler, varlıklarını, dil, inanç ve geleneklerini muhafaza etmişlerse de, bağımsız  bir devletten yoksunluk, -bey’lik erkek evladın kul, hatun’luk kız evladın cariye- olması, Gök-Türkler(Kök Türk)  için onur  kırıcı bir ıstırap kaynağı oluşturuyordu. Millet şöyle diyordu: -Ülkeli bir kavim idim, şimdi ülkem nerede? Hakanlı bir kavim idim, şimdi nerede hakanım?-

 

Gök-Türkleri (Kök Türk) bu felâkete sürükleyen sebepler, kitabelerden anlaşılacağına göre, şu üç noktada toplanmaktadır:

1. Sonraki devlet ve idare adamlarının yetersizliği; –… Kağan bilge imiş, cesur imiş, buyrukları bilge imiş, cesur imiş, beyleri de, kavmi de iyi imiş, böylece ülkeyi tutup töreyi düzenlemişler… Sonra kardeşler, oğullar kağan olmuş, küçük kardeş büyük kardeş gibi yaratılmadığı, oğul babası gibi yaratılmadığı için bilgisiz kağanlar tahta oturmuşlar, buyrukları da bilgisiz, kötü imişler… Türk beyleri, Türk adını bırakmışlar, Çin beylerinin adlarını almışlar, Çin hakanına boyun eğmişler, elli yıl işlerini, güçlerini (ona) vermişler…-

2. Türk kavminin uygunsuz tutumu: –Türk budunu… Sen aç olduğun zaman tokluğu düşünemezsin, tok olduğun zaman açlık nedir bilmezsin. Bu sebeple hakanın iyi sözlerine kulak vermedin, yurdundan ayrıldın, harap, bitkin düştün… Müstakil hakanlığa karşı kendin yanıldın… Doğuya gittin, batıya gittin. Kutlu yurt Ötüken’i terk ederek gittiğin yerlerde ne yaptın? Su gibi kan akıttın, kemiklerin dağlar gibi yığıldı… Devletine karşı hata ettin, kötü hale soktun- -Türk budunu kendi hakanını bıraktı, hüküm altına girdi. Hüküm altına girdiği için Tanrı ona ölüm verdi, Türk budunu öldü, mahvoldu…-.

3. Kurnaz Çin siyaseti ve yıkıcı propaganda: –Çin kavminin sözü tatlı, ipeklisi yumuşak imiş; tatlı sözü, yumuşak ipeklisi (ile) uzak kavimleri aldatıp yaklaştırır imiş. Sonra da fesat bilgisini orada yayarmış; iyi, bilge kişiyi yürütmez imiş. Onun tatlı sözüne, ipeklisine kapılan çok Türk kavmi öldü…- -… Çin kavmi hilekar ve kurnaz olduğu için, küçük kardeşle büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, beylerle kavim arasına nifak girmesi yüzünden Türk budunu, devletini ve kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş…-; -… Çin kağanı, Türk kavmi (ona) bunca işini gücünü verdiği halde, Türk kavmini öldüreyim, soyunu mahvedeyim, der imiş, mahvetmeğe yürürmüş…-.

                Kutluk Devleti’nin Kuruluşu:

Gök-Türk (Kök Türk) tarihinin bu 50 yıllık fetret devrinin sonunda, Kitabeler yolu ile çok iyi tanınan, Aşına (Türk hükümdar ailesi) soyundan Kutluk  istiklal savaşına girişti (680). Esaret Kutluk Kağan (İlteriş Kağan) 682 yılında devleti tekrar kurmasıyla sona ermiştir. Merkezi Ötüken olan İkinci Kök Türk  (Kutluk) Devleti’ni kuran Kutluk Kağan, Çin e karşı 46 sefer düzenledi.

Kutluk, -kağan- ilan edilerek -İlteriş- (il-i=devlet-i derleyip toplayan) unvanını aldı ve II. hakanlığı teşkilatlandırdı. Gök-Türk devletini yeniden kurup teşkilatlandırarak töre’yi tekrar yürürlüğe koyan millî kahraman İlteriş, 692 yılında öldü.

                Kapgan Kağan – 692-716

İlteriş öldüğü zaman, biri 8 yaşında (Bilge), diğeri 7 yaşında (Kül Tegin) olmak üzere iki oğul bırakmıştı. Kardeşi 27 yaşındaki Kapgan (aslında Türkçe unvan = Fatih) hakan oldu (692-716). Kapgan, Türk tarihinin büyük fatihlerinden biridir.

 Kapgan Kağan’ın büyük ve uzak görüşlü bir devlet adamına yakışır planları olduğu görülmektedir, bunlar;

a. Çin’i baskı altında tutmak. Bunda iki maksadı vardır: Türk devletinin huzurunu korumak ve halka yetecek ölçüde tarım ürünü imkanları sağlamak.

b. Çin’de dağınık halde yaşamakta olan Türkleri, anavatana (Ötüken) toplamak. Bunda da iki maksadı vardı: Türkleri yabancı hakimiyetinden kurtarmak ve Türk ülkesinde askerî ve iktisadî gelişmeyi hızlandırmak.

c. Asya kıtasında ki bütün Türkleri Gök-Türk (Kök Türk) birliğine bağlamak. Kapgan’ın bu siyasî ve iktisaî görüşleri, onu sayılı Türk büyükleri arasında çok yükseltmektedir. Bilhassa üçüncü nokta, dikkat çekici bir siyasî kavrayışı ifade eder.

Kapgan Kağan, kazandığı başarılar yüzünden kendinden emin, Ötüken’e dönerken yolda bir iç ayaklanma sırasında öldürüldü (22 Temmuz 716).

                Bilge Kağan ve Kül Tigin – 716-734

Kapgan’ın yerine geçen oğlu İnel (Bögü)’in yeteneksiz olması üzerine Bilge, kağan oldu (716-734),  kardeşi Kül Tigin de, Gök-Türk ordularının düzenlenmesini  üzerine aldı. Tonyukuk da tekrar eski vazifesi olan -aygucılığa- (Devlet Meclisi Başkanlığı) getirildi. Fakat genel bir yorgunluk, bezginlik vardı:

-Tanrı, Türk kavmi yaşasın diye beni tahta oturttu… İçte aşsız, dışta giyeceksiz bir kavme, kağan oldum. Babamızın, amcamızın kazandığı milletin adı, sanı unutulmasın diye kardeşimle sözleştik. Türk milleti için, gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kül Tegin ile ve şadlarla, ölesiye çalıştık…-

Bu dönem Göktürk tarihinin en parlak dönemi olmuştur.

725’te Göktürk Devleti’nin kurulmasında ve büyümesinde büyük emeği geçen Tonyukuk 731 yılında da, prens Kül Tigin öldü (27 Şubat 731). 47 yaşında idi. Nihayet bütün düşmanları bertaraf eden Bilge Kağan, 25 Kasım 734’de öldü. 50 yaşında idi. Bu olaylar Göktürk Devleti’nin çöküşe geçmesine sebep oldu.

 

2.Göktürk (Kök Türk) Devleti’nin Yıkılışı

Bilge’nin ölümü üzerine, Gök-Türk hakanlığında çöküş belirtileri kendini gösterdi. Bilge’nin oğlu olan yeni  Hakan, çocuk denecek yaşta olduğu için, devlete hakim olamadı, hanedan üyeleri birbirine düştü ve huzursuzluk bütün yurda yayıldı. Durumdan faydalanan Basmiller, Karluklar ve Uygurlar birleştiler ve Göktürk Devleti’ni yıktılar.  Basmıl Kağanı’nı  -büyük kağan- ilan ettiler (742)

Bir süre sonra da  müttefiklerin araları açıldı. Basmil başbuğu (kağan) ortadan kaldırıldı ve Uygur Kağanı -büyük  kağan-  ilan edildi. Kutlug Bilge Kül (745). Ötüken’de, Uygur Türk Devleti başlıyordu. Bununla beraber, Gök-Türk çağının bazı aileleri, hattâ Tonyukuk soyundan gelenler, Uygur devletinde ve sonraki Moğollar devrinde bile, önemlerini korumuş görünmektedirler.

               

Göktürkler’in (Kök Türk) Tarihteki Önemleri:

1- -Türk- sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak benimsemekle, bütün bir millete ad vermek şerefini kazanmıştır.

2-Doğu Sibirya’daki Yakut Türkleri ile batıda Ogur (Bulgar) Türklerinin bir kısmı dışındaki Türk asıllı bütün kütleleri kendi idaresinde birleştirmiştir.

3-Hakanlığın yıkılmasından sonra dört tarafa yayılan Türk grupları gittikleri yerlerde -Türk- adını ve Gök-Türk (Kök Türk)  idarî, siyasî ve iktisadî geleneklerini yaşatmışlardır.

Doğudan batıya: Orta Asya, Türkistan, Maveraünnehir, Kuzey Hindistan, İran, Anadolu, Irak, Suriye ve Balkan Türkleri, Gök-Türkler yolu ile Türk’tür.

4-Yine bütün bu Türklerin tarihinde Gök-Türk teşkilatının, edebiyatının, töre ve hayat anlayışının  izleri görülmüştür. Bütün Türk lehçe ve ağızları Gök-Türk (Kök Türk) Türkçesi’nin damgasını taşır.

5-Orhun Abideleri (Göktürk (Kök Türk) Kitabeleri) ile Türk tarihinin ve edebiyatının ilk yazılı örneklerini ortaya koymuşlardır.

6- Kök Türkler kendilerine ait para kullanmışlardır.

TÜRK TARİHİNİN YAZILI TANIKLARI: ORHUN KİTABELERİ

Türklere ait okunabilen ilk yazılı örnekleri Kök Türklere aittir. Kök Türk alfabesi ile yazılan Orhun Kitabeleri, Türk tarihinin ve edebiyatının ilk yazılı örnekleri olarak kabul edilmektedir. Tonyukuk (725), Kül Tigin (732) ve Bilge Kağan (735) adına dikilen Orhun Kitabeleri 1893 yılında Danimarkalı bilgin Wilhelm Thomsen tarafından okunmuştur. Orhun Kitabeleri’nde şu bilgiler yer almaktadır:

Bilge Kağan Yazıtı’nda Kök Türk Devleti’nin kuruluşu ve elli yıllık tutsaklık dönemi anlatılmaktadır. “Üstte mavi gök, alta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzene sokuvermiş.”

Bilge Kağan Kül Tigin Yazıtı’nda da Çin politikası hakkında şunları söylemektedir: “Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti öldün; Türk milleti öleceksin! Türk, Oğuz beyleri, millet işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilir?”

Bilge Kağan’ın, “Tanrı buyurduğu için kağanlık tahtına oturdum.” ifadesi Türklerin tek Tanrı inancına sahip olduklarını, hükümdarların Tanrı tarafından görevlendirildiklerine inandıklarını göstermektedir.

“Kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir mileti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım.” ifadesi hükümdarın halkın mutluluğu için çalıştığını gösterir. Bu durum Türk devletlerinde sosyal devlet anlayışının benimsendiğini gösterir.

Bilge Kağan’ın, “Ondan sonra oğulları kağan olmuş.” ifadesi hükümdarlığın babadan oğula geçtiğini göstermektedir.

Orhun Yazıtları’nda her türlü imkansızlık içinde bile bağımsızlığı elde etme ve koruma konusunda öğütler verilmiştir. Bu durum Türklerin bağımsız yaşamaya verdiği önemi göstermektedir.

Göktürk kitabelerinde anlatılanlar

1-Türk devlet anlayışı ve kağanın görevleri

2-Türk bey ve kavimlerine yönelik eleştiriler

3-Çinin yıkıcı faaliyetleri ve bağımsızlığı geri almanın zorlukları

4-devlet kurma ve bağımsızlığın önemi ile geleceğe dair öğütler

Orhun Yazıtları’nın Türk tarihi açısından önemi

1-Türk tarihi hakkında bilgi veren bu anıtlar, Türkler tarafından yazılmış ilk belgelerdir.

2-Türk dili ve edebiyatının en eski örneğidir. Türk yazısının en eski alfabesiyle yazılmıştır.

3-Türk adının geçtiği ilk Türkçe metin özelliğini taşırlar.yazıtlarda, Türk adı ilk olarak bir milleti ifade etmek üzere kullanılmıştır.

4-Orta Asya kültürünün en açık olarak ifade edildiği belge özelliğini taşırlar.

5-yazıtlarda, Türklerin tarihlerinin araştırılmasına imkan veren, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatlarıyla ilgili bilgiler  bulunmaktadır.

6-yazıtlar, sadece mezar taşları olmayıp, bütün Türk boylarına seslenen siyasî bir beyanname karakterini taşımaktadır.

                                                  

UYGURLAR (UYGUR DEVLETİ, UYGUR İMPARATORLUĞU)

(744 – 840)

Kökenleri Hunlara kadar uzanan Uygurlar, Kök Türk egemenliği altında yaşıyorlardı. Bilge Kağan’ın ölümünden sonra çıkan karışıklıklardan yararlanarak Basmil ve Karluklar ile birleşerek Il. Kök Türk Devleti’ne son verdiler. Önce Basmil lideri kağan ilan edilmişse de 744 yılında Uygurlar, Basmil egemenliğine de son vererek Ötüken merkez olmak üzere devletlerini kurmuşlardır.

Kutluk Bilge Kül Kağan Dönemi (744 – 747)

 Uygur Devleti’nin kurucusu olan Kutluk Bilge Kül Kağan, Ordubalık (Karabalgasun) şehrini kurarak başkent yapmıştır.

Bu dönemde devletin sınırları Amur ırmağından Altay Dağları’na kadar uzanmıştır.

Moyen-çur Dönemi – 747-759

Kutlug Bilge Kül, 747-de ölünce, yerine oğlu Moyen-çor  Uygur Kağanı oldu. Moyen-çor (747-759), kuzeyde Kırgızlar, batıda Karluklar ve onlara yardım eden Türgişler ve Basmiller ayrıca Sekiz-Oğuz, Dokuz-Tatar ve Çinliler ile savaşıp, bunları kendine bağladı. Böylece Göktürk Devleti’nin yıkılmasından sonra dağılan Türk birliği yeniden sağlanmıştır.

Moyen-çor, Çin üzerinde de çok etkili oldu. Moyen-çor’a bağlı Karluklar, Çinlilerle, Müslüman-Abbasiler arasında yapılan  Talas Savaşı’nda (751) İslâm ordusu tarafını tuttu. Talas Savaşı’nda Çinliler, ağır bir yenilgiye uğradı. Tarım Havzası, Uygurlara geçti. Çinliler, Orta Asya’dan çekildi. Çin’de büyük olaylar oldu. Bu olaylarda Çin’e yardım eden Moyen Çur, kurduğu yakınlık sayesinde Çin’i vergiye bağlamıştı.

                Bögü Kağan Dönemi – 759-779

Moyen-çor (Bilge Kağan) 759’da ölünce yerine Bögü Kağan  geçti. Bögü Kağan, Çin’e yardım etme politikasından vazgeçmişti, Çin’e hakim olmak niyetindeydi. Uygur Ordusu, 762’de Çin’e sefere çıktı, Çin’de Uygur nüfusu ve tesiri arttı. Çin’in merkez ve şehirlerinde pek çok Uygur, serbestçe ticaret yapıyor, istedikleri kadar ipekli kumaş alıp, satıyorlardı. Bögü Kağan, Tibetlilerin hücumuna uğrayan Çin’in yardım istemesi üzerine, Çin’e sefer yaptı. Tibetlilerden Çin’i kurtardıysa da, Türk kültürünün aleyhine oldu.

Bögü Kağan, Ötüken’e dönerken, Mani dinini Türkler arasında yaymak için, dört rahibi de beraberinde getirdi.

Bögü Kağan, Manihaizm’i kabul edince, bu din, Uygurlar ülkesinde resmî bir özellik  kazandı. Manihaizm, hayvanî gıdalarla beslenmeyi yasakladığından, disiplinli ve cesur bir kavim olan Uygurların savaşçılık özelliğini zayıflattı.

Uygurlar, Mani dinini seçtikten sonra yerleşik hayata geçmeye başlamışlar, bilim ve sanatta önemli eserler meydan getirmişlerdir. Mani Dinini Türklere öğretmek için çok sayıda kitaplar basıldı. Böylece matbaanın temeli sayılabilecek kalıplar ilk kez Türkler tarafından da kullanılmış oldu.

               

                Baga Tarkan Dönemi –

                Baga Tarkan döneminde Çin baskısından şikayetçi olan Uygur tüccarlarının sorunları çözülmüş, Çin ile olan ticaret gelişmiştir. Bu dönemde ülke düzenini sağlamak amacıyla yasalar çıkarılmış ve başarılı bir yönetim gösterilmiştir.

                Zayıflama ve Dağılma Dönemi

Uygurlar, millî özelliklerine ters düşen Manihaizm etkisiyle gittikçe gevşeyince; Kırgızların saldırılarına dayanamadılar. Kırgızlar, kalabalık kuvvetleriyle, 840’ta Uygur topraklarına girdiler. Uygur başşehri Ötüken’i alıp, son hakanı öldürdüler. Ötüken’de devletleri yıkılan Uygurlar, büyük topluluklar hâlinde yurtlarını terk ettiler.

                Devlet yıkıldıktan sonra güneye inen Uygurların bir kısmı Çin’in hakimiyetine girip, Kansu Uygur Devleti‘ni kurdular. Bir kısmı da eski yurtlarına dönüp, Doğu Türkistan (Turfan) Uygur Devleti‘ni kurdular. Fakat bu iki devlet de, Bozkır Türk Devletinden farklı özellikler taşıyorlardı. Hâkimiyetlerini genişletme idealleri yoktu. Büyük siyasî mücadelelere girmekten sakındılar. Başta, Çin hükümetleri olmak üzere, komşularıyla dostluk ve ticarî münasebetlerini devam ettirdiler. Doğu Türkistan Uygurları, Moğol devlet kademelerinde memur, kâtiplik hatta yöneticilik yaptılar. Moğolların Türk kültüründen etkilenmelerinde rol oynadılar.

Uygurların genel özellikleri

1-Yerleşik hayata geçen ilk Türk kavmi Uygurlar olmuştur. (mani dininin etkisiyle)

2-Türkler arasında kâğıt ve matbaayı ilk Uygurlar kullanmıştır.

3-Uygurlar, Moğol egemenliğinde iken Müslüman oldular. Moğolları Türkleştirdiler.

4-Türeyiş ve Göç destanları Uygur Türklerine aittir.

C.DİĞER TÜRK DEVLETLERİ VE TOPLULUKLARI

AVARLAR (560-805)

Çin kaynakları Avarlara juan- juan demektedir. 552 yılında Göktürkler (Kök Türk) Orta Asya’daki Avar imparatorluğuna son verince, batıya (Avrupa’ya) doğru ilerlediler. Romanya’ya giren Avarlar merkezi Macaristan olan yeni devletlerini kurdular.

Slav topluluklarının (özellikle Rusların)  göç etmesine neden olarak bunların doğu Avrupa ve Balkanlara inmesini sağladılar.  Böylece Balkanların Slavlaşmasında etkili oldular.

Doğu Roma imparatorluğu (Bizans) ile mücadele ederek, vergiye bağladılar. Daha sonra Bizans’ı almak için; 619’da tek başına, 629’da da Sasanilerle anlaşarak İstanbul’u kuşatan ilk Türk kavmi oldular.

Slav ve Germen kavimleri ile sıkı irtibatları yüzünden onların dini olan Hıristiyanlığı benimsediler ve Türklük benliklerini kaybettiler.805 yılında da Franklar tarafından yıkıldılar.

Avarların İstanbul’u kuşatan ilk Türk kavmi olmaları, Balkanların Slavlaşmasını sağlamaları yanında Türk kültürünü ve savaşçılığını Avrupa’ya yaydıklarını da özellikle söyleyebiliriz.

BULGARLAR(583-665)

Batı Hunları ve Oğuz Türklerinin karışmasıyla ortaya çıkan Türk topluluğuna Bulgar denir. (Bulgar kelimesi karışmak anlamındadır.)

Göktürklerin Avar hakimiyetine son vermesiyle serbest kalan Bulgarlar Karadeniz’in kuzeyinde, -Büyük Bulgarya Devleti- kuruldu.

Devletin kurucusu Kubrat’ın ölümü üzerine Hazarlar tarafından yıkıldılar ve göç etmek zorunda kaldılar. Bulgarların bir kısmı Tuna nehri, bir kısmı da Volga (İtil) nehri kıyılarına göç etmek zorunda kaldı.

 

Tuna Bulgar devleti:

Bulgaristan’da ki Tuna nehri etrafına yerleşerek Tuna Bulgar Devleti’ni kurdular. Kurum han zamanında Bizans’ı kuşattılar.  (Avarlardan sonra Bizans’ı kuşatan 2. Türk kavmidir.)

Tuna Bulgarları Boris han döneminde Slavlarla karışarak Hıristiyanlığı kabul ettiler ve Türklük özelliklerini kaybettiler.

 

İtil (Volga) Bulgar devleti:

Büyük Bulgarya Devletinin yıkılmasından sonra Volga=İtil kıyılarına giden Bulgarlar burada İtil Bulgar Devletini kurdular. Hükümdarları Almış Han zamanında(10. Yüzyıl) Müslüman oldular.

Bazı araştırmacılar İtil Bulgarlarını İslam’ı kabul eden ilk Türk boyu kabul ederler. 1236’da Moğolların egemenliğine girdiler. Altınorda Devletinin parçalanmasıyla kurulan Kazan Hanlığı’nın esas kitlesini oluşturdular. İtil (Volga) Bulgarları halen Kazan Türkleri adıyla yaşamaktadırlar. İtil Bulgarlarının Tuna Bulgarlarının aksine Türk kimliğini korumalarında İslâm’ı kabul etmelerinin önemli rol oynadığını söyleyebiliriz.

                                                           

HAZARLAR (630-968)

Kuzey Karadeniz ve Kafkaslar arasındaki bölgede Göktürk Devletinin yıkılmasıyla Hazar Kağanlığı kuruldu. Yöneticilerinin Yahudiliği benimsediği Hazarlar Yahudiliğin yayıldığı tek Türk Devleti’dir.

Halk arasında Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın da kabul edilmesi ile din konusunda hoşgörülü bir devlet olmuşlardır. Hazarların oluşturduğu hoşgörü ortamı ticaretinde gelişmesini sağlamıştır.

Farklı dinlere inanan insanlar, ibadet ve ayinlerini serbestçe yapabiliyordu. İnsanlar arasındaki anlaşmazlıklara değişik inanca mensup yedi kişilik hâkimler kurulu bakmıştır.

Hazarların hakim olduğu, hoşgörü ve güven ortamının oluşturulduğu, döneme Hazar Barışı Çağı denilir.

Hz. Osman dönemin de Müslüman ordularını durdurarak, Müslüman Araplarla savaşan ilk Türk kavmi oldular. Peçenek saldırıları ile zayıflayan Hazar Türklerini Ruslar 968’de dağıttılar.

MACARLAR (896-11. Yüzyıl başları)

Peçeneklerin baskısıyla Ural-İtil bölgesinden batıya doğru göç ettiler. Fin Ugor kavmi ile Ogur (Oğuzların bir kolu) Türklerinin karışmasıyla Macar kavmi ortaya çıkmıştır. 

896 yılında kendi adlarını verdikleri Macaristan’a gelerek devletlerini kurdular. X. Yüzyılda Hıristiyanlığın Katolik mezhebini benimsediler. (bundan sonra Türklük özelliklerini kaybetmeye başladılar.)

Macarların tarihte ki önemi:

1-Almanların (Germenlerin) doğuya doğru yayılmasını engelleyerek, Balkanlarda ki Slavların Almanlaşmasını önlediler.

2-Avrupa’ya Türk kültürünün yayılmasını sağladılar.

PEÇENEKLER

Karadeniz’in kuzeyinde Volga ve Tuna nehirleri arasındaki bölgeye yerleşen bir Oğuz Boyu’dur.  Boy ve oymaklar halinde yaşamışlar, teşkilatlı bir devlet kuramamışlardır. Devamlı Batı’ya doğru hareket halinde olmuşlardır. Kiev prensliğini yenerek, Rusların Karadeniz’e inmelerini engellediler.

Edirne ve Trakya’nın Marmara kıyılarına kadar olan toprakları Bizans’tan aldılar. 1071 Malazgirt savaşında Bizans ordusundaydılar. Ancak Selçukluların kendileri gibi Türk olduklarını anlayınca Selçuklu ordusu saflarına katıldılar ve savaşın kazanılmasında önemli rol oynadılar.

İlk Türk denizcisi Çaka Bey’le, Peçenekler temas kurarak beraber Anadolu ve Rumeli’den İstanbul’u kuşatmak istemişlerdir. Bizans yine bir Türk topluluğu olan Kumanları (Kıpçakları) Peçenekler üzerine saldırtarak, Peçeneklerin dağılmasına sebep olmuştur.

KUMANLAR – KIPÇAKLAR (1050-1239)

Orta Asya’da Moğolların baskısıyla Balkaş Gölü etrafından Volga’yı aşarak Doğu Avrupa’ya ve Balkanlara girmişlerdir. Kumanlar Peçeneklerle birlikte hareket ederek Rusların Karadeniz’e inmesini engellediler.

Kumanların – Kıpçakların; Karadeniz’in kuzeyinde hakim oldukları topraklara -Kıpçak Bozkırları- denilmektedir. Kıpçakların Oğuz Türkleriyle yaptığı mücadeleler -Dede Korkut Hikayeleri’nin- ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Macaristan’a giden Kıpçaklar Romen devletinin kurulmasında etkili olmuşlardır. Rus, Gürcü ve Memluk Devletleri’nin de askeri kuvvetleri büyük ölçüde Kıpçak Türklerinden oluşmakta idi.

OĞUZLAR (UZLAR)

Türk milletinin; en kalabalık ve tarihte siyaset, kültür ve medeniyet alanında en büyük rolü oynayan koludur. Oğuz Kağan’ın; gün, ay, yıldız (Üçoklar) ve gök, dağ, deniz (Bozoklar) adlı oğullarının soyundan gelen 24 oğuz boyu vardır.

Göktürk Devleti’nin yıkılmasından sonra Orta Asya’dan göç eden Oğuz Türklerinin bir bölümü Hazar Denizi’nin güneyine inip İslam’ı kabul ederken, bir bölümü de  Aral gölü ve çevresinde yaşamaya başlamış ve  Oğuzlar burada Oğuz Yabgu Devleti’ni kurmuşlardır. Buradan daha Batı’ya göç eden Oğuzlar Hazar denizinin kuzeyinden -uz- adı ile Avrupa ve Balkanlara göç etti. Bizans ordusunu ve Bulgarları yendi.

Buralarda devlet kuramayan bu Oğuzlar; Peçenek akınları, soğuklar, salgın hastalıklar yüzünden dağılıp yok oldular. Uzların bir kısmı Malazgirt Savaşı sırasında Bizans ordusu saflarından, Selçuklu ordusuna geçtiler.

Tarihte kurulan; Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevi devletleri Oğuz Devletleridir.

Günümüzde ; Türkiye, Türkmenistan, Azerbaycan, Kıbrıs, İran, Irak ve Balkanlarda ki Türkler Oğuz soyundan gelen Türklerdir..

SİBİRLER-SABARLAR-SABİRLER

Sibirler, 6. Yüzyıl başlarında Avarların baskısıyla batıya göç ederek Ural dağlarının güney doğusuna, Kafkasların kuzeyine yerleştiler. Sasanilerle anlaşarak, Bizans’a karşı savaştılar. Anadolu’ya akınlar yaptılar.

Bugünkü Sibirya adı Sibir Türklerinden gelir.

Sibirler, Avarlara yenilince Hazar Türklerine karıştılar. Hazar devletinin asıl kitlesini oluşturdular.

BAŞKURTLAR-BAŞKIRTLAR

X. Yüzyılda İtil(Volga) nehri civarında oturmakta idiler.  Kıpçak Türklerinden olan Başkurtlar, 4. yüzyıldan 10.yüzyıla kadar değişik Türk devletlerine bağlı olarak yaşamışlardır. Daha sonra Moğol, Altın Orda ve Rus egemenliği altına girmişlerdir.

TÜRGEŞLER-TÜRGİŞLER (659-766)

I. Göktürk devletine bağlı on boydan biri olan Türkeşler 630 yılında Göktürk devletinin yıkılmasıyla serbest kaldılar. Baga Tarkan Batı Türkistan’da Türgeş Devleti’ni kurdu. Kendi adına para bastırması ile Türkler de ilk madeni parayı kullanmış oldu. (Göktürkler de para kullanmışlardı ama ipek ve kumaş parçalarına mühür vurulmuş paralardı.).)

2. Göktürk Devletinin kurulmasıyla yeniden Göktürk egemenliğine girdiler. 2.Göktürklerin son dönemlerinde yeniden serbest kaldılar.

Türgeşler Türklerin Orta Asya’da devletsiz kaldığı bir dönemde Emevilerle savaşarak Türklerin yaşadığı bölgeleri almasına engel oldular. Böylece ele geçirdiği toprakları Araplaştıran Emevilerin Türkleri de Araplaştırmasına engel oldular. Türk kültürünün ve medeniyetinin devamına büyük bir hizmet yapmış oldular.

Soğd alfabesinden faydalanarak bir Türk alfabesi yapmışlardır. Batı Türkistan’daki Türk nüfusun artmasını sağlamışlar ve Türklerin şehir yaşamına geçişinde önemli rol oynamışlardır.

Türgeş hâkimiyetine Karluklar 766’da son vermişlerdir.

KIRGIZLAR

Asya Hun, Göktürk ve Uygur hâkimiyetinde yaşayan Kırgızlar; 840 yılında Ötüken’i alarak Uygur Devletine son verdiler. 1207 yılında Cengiz Han tarafından yıkılmıştır. Kırgızlar Moğol hâkimiyetine giren ilk Türk kavmidir. Daha sonra da batıya ve kuzeye göç ederek Rusların egemenliğine girmişlerdir.

Yenisey yazıtları ve 400.000 beyitlik Manas Destanı (manas destanı dünyanın en uzun destanıdır) en ünlü eserleridir.

Uzun yıllar Rus hâkimiyetinde kalan Kırgızlar; 1991’de Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla bağımsız Kırgızistan devleti kurmuşlardır. Başkentleri Bişkek’tir.

KARLUKLAR

Çin’in de teşviki ile 2. Göktürk devletinin yıkılmasında Basmil ve Uygurlarla birleşerek rol oynamışlardır. Daha sonra Çin baskısına karşı baş kaldırıp, Orta Asya’nın batısına egemen oldular. 751 yılında Talas savaşında Çin’e karşı Arapları destekleyerek Orta Asya’nın Çinlileşmesini engellediler. Ayrıca Talas savaşı İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasını kolaylaştırmıştır. Karluklar, İslamiyet’i topluca kabul eden ilk Türk boylarındandırlar (İtil Bulgarları da var.) Ayrıca ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar’ın kurulmasında etkili oldular.

                Cengiz Han’ın hâkimiyetine giren İlk Müslüman Türk topluluğu olduğunu da söyleyebiliriz.

KİMEKLER

Batı Göktürk topluluklarındandır. İrtiş Irmağı civarında yaşıyorlardı. Kitanların baskısıyla batıya doğru çekildiler. 11.yy. başlarındaki göçler ve Kıpçakların egemenlik kurmak istemesi, Kimekleri zayıflattı.11. Yüzyıla da diğer Türk topluluklarıyla kaynaşarak, yok oldular.

                AKHUNLAR

Afganistan ve çevresinde devlet kurmuşlardır. İran’da çıkan Mazdek isyanını bastırarak Sasaniler üzerinde nüfuz kurmuşlardır. İpek Yolu’na egemen olmak isteyen Göktürklerin, Sasanilerle yaptıkları ittifak sonucunda yıkılmışlardır (557). Toprakları Kök Türk ve Sasani Devletleri tarafından paylaşılmıştır.

REKLAMSTORE

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
İsminiz