5.ünite ilk müslüman türk devletleri

2
6536
article top
article inline

5.ÜNİTE              : TÜRK – İSLÂM DEVLETLERİ  (10–13.Yüzyıllar)

 

1.KONU               : TÜRKLERİN İSLÂMİYETİ KABULÜ

                a)            Türkler ve İslâmiyet

                b)            Türklerin İslâmiyet’e Hizmetleri

                c)            Mısır’da Kurulan Türk Devletleri               (Tolunoğulları – İhşidiler)

2.KONU               : İLK TÜRK İSLÂM DEVLETLERİ

                a)            Karahanlılar

                b)            Gazneliler

                c)            Büyük Selçuklu Devleti

               

1.KONU               : TÜRKLERİN İSLÂMİYETİ KABULÜ

 

KAVRAM BİLGİSİ            :

Maveraünnehir:“İki nehir arası” anlamına gelen bir coğrafya terimidir. Orta Asya’da, Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Siri Derya) arasında tarihi bölgedir. Bugün Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan arasında bölünmüştür. Maveraünnehir’deki Semerkant ve Buhara kentleri önemli kültür merkezleridir.

Gök Tanrı:Türkler arasında İslamiyet’ten önce yaygın olarak görülen dini inanç. Bu inanç sisteminde Tanrı insan yaşamına doğrudan karışır, buyruklar verir, iradesine boyun eğmeyenleri cezalandırır, insanlara bağışladığı iktidarı (kut) değerini bilmeyenlerden geri alır. Yaşam verici ve yaratıcıdır, ölüm de Tanrı’nın iradesine bağlıdır. Gök Tanrı inancı İslamiyet’e çok yakın olup semavi dinlerin izlerini taşımaktadır. Bu durum Türklerin İslamiyet’e girişini kolaylaştırmıştır.

Uçmağ:İslamiyet’ten önce Türklerin inancında öldükten sonra insanların yaptıkları iyiliklerden dolayı ruhlarının gittikleri yer, cennet.

Tamu: İslamiyet’ten önce Türklerde öldükten sonra kötülerin cezalandırıldığına inanılan yer, cehennem.

Divan-ı Lügati’t-Türk: Karahanlı Türklerinden dil bilgini Kaşgarlı Mahmut tarafından Türkçe’nin Arapça’dan üstün olduğunu ortaya koymak ve Araplara Türkçe öğretmek için yazılan sözlük.

Kutadgu Bilig: Karahanlılar Dönemi’nde Yusuf Has Hacib’in ideal devlet yönetimini anlattığı “mutluluk veren bilgi” adındaki eseri.

Sultan: İlk kez Gazneli Mahmut tarafından kullanılan unvan. “Padişah, hakan, han, hükümdar” anlamlarına gelmektedir. Hilafet, Abbas sultanlarında bulunduğundan, bunlara mecazen halife, diğer büyük İslâm Devletlerinin emirlerine, hükümdarlarına sultan denilmiştir.

 

Türklerin Müslümanlarla İlk Karşılaşmaları:

                İslamiyet’in ortaya çıktığı dönemlerde Orta Asya’da Kök Türk Devleti yıkılmış, yerine birçok yeni Türk devleti kurulmuştu. Bu devletlerin büyük çoğunluğu, Gök Tanrı, Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinleri benimsemişlerdi.

Hz. Ömer döneminde İran’da ki Sasani Devleti’nin fethedilmeye başlanmasıyla İslâm orduları Türklerin yaşadığı Horasan bölgesine kadar geldiler. Böylece ilk defa Türklerle Müslümanlar komşu oldular.

                Hz. Osman döneminde de İslâm orduları Türklerin yoğun olarak yaşadığı Maveraünnehir’e ulaştılar. Böylece İlk Türk – Arap mücadelesi yani savaşları başlamış oldu.

                Türklerle Müslümanlar arasında ki en yoğun ilişkiler Emeviler döneminde oldu. Emevilerin Orta Asya’ya girmek istedikleri dönem 2.Göktürk Devleti’nin kuruluş yıllarıydı.

                Emeviler bölgede İslâmiyet'i yaymaktan çok, yeni zaferler peşinde koşmuşlar; Müslüman olmalarına rağmen yerli halka ağır vergiler yüklemişlerdi. Bu sebeple ilk karşılaşma pek dostça olmamış ve Türklerle Araplar arasında küçük çapta çarpışmalar cereyan etmiştir. Özellikle Kuteybe bin Müslim'in Horasan valiliğine getirilmesiyle mücadele iyice kızışmıştır (705).  Emevilerin uyguladıkları Arap Milliyetçiliği Politikası Türklerin İslâmiyet’ten uzak durmalarına sebep olmuştur.

        Kuteybe bin Müslim'in Maverâünnehir 'in doğusuna düzenlediği akınlara karşı Türgeş Beyleri güçlü bir direnme göstermiştir. Göktürklerin batı kanadında yer alan Türgeşler, Arapları savunmaya çekilmeye zorlamış ve bu mücadele Göktürklerin yıkılmasına kadar devam etmiştir (745 ).

        Göktürk hâkimiyetinin sona ermesiyle Türk toprakları doğudan Çinliler, batıdan Arapların ilerlemesine maruz kalmıştır. Bu dönemde Maverâünnehir bölgesinin savunmasını, Türgeşlerden sonra Karluk Türkleri üstlenmiştir.

        Emevilerin Arap olmayan Müslümanlara karşı âdil ve eşit davranmamaları huzursuzluğu arttırmıştı. Emevi iktidarını yıkmak isteyenlere Farslar ve Türkler destek verdiler ve böylece Emevi Arap Devleti yerine Abbasi Arap Devleti kuruldu (750). Türkler, adil yönetim gösteren Abbasi Devleti'ni daha çok benimsemişler, yeni yönetime daha sıcak bakmışlardır.

 

TALAS SAVAŞI – 751 – : Abbasi İslâm Ordusu+Türkler X Çin

                Sebep: 1- Göktürk Devleti’nin yıkılmasını fırsat bilen Çin ile İpek Yolundan daha fazla yararlanmak isteyen Abbasilerin Orta Asya’da ki güç mücadelesi ,

                2- Çin karşısında zor durumda kalan Karluk Türklerinin Abbasi Devleti’nden yardım istemesi,

Abbasilerin Horasan valisi olan Ebû Müslim, komutanlarından Ziyad ibni Salih'i bölgeye gönderdi. Arap ordusu ile batı bölgesinin genel valisi komutasındaki Çin ordusu Talas ırmağı boylarında karşılaşırlar. Türklerin de İslâm ordusu yanında hücuma geçmesi sonucunda Çinliler büyük bir yenilgiye uğratıldı ( 751).

Sonuçları:

1- Orta Asya üzerinden Çin tehlikesi kalktı.

2- İslâmiyet Türkler arasında hızla yayılmaya başladı.

Yorum: Türkler arasında İslamiyet’in yayılması Orta Asya ve Horasan bölgesinde İslam kültürüne dayanan yeni bir uygarlık ortamının oluşmasını sağlamıştır. Bu nedenle Talas Savaşı Türk İslam tarihinin başlangıcı kabul edilmektedir.

3- İslâm Dünyası Türklerle dostluğu sayesinde kâğıt yapımını öğrendiler.

Yorum: Kağıt, insanlık tarihinde medeniyetin gelişmesini hızlandıran en önemli buluşlardan biri olmuştur. Kağıdın kullanılmaya başlamasıyla bilginin muhafaza edilmesi kolaylaşmıştır. Böylece bilgi birikiminin gelecek kuşaklara aktarılması ve toplumlar arasında yayılması sağlanmıştır.

Kağıt, Talas Savaşından sonra Çin dışında ilk defa Araplar tarafından Semerkant’ta üretilmeye başlanmıştır. Haçlı Seferleri sırasında da Avrupalılar, Müslümanlar aracılığıyla kağıdı öğrenmişlerdir. Kağıt kullanımının artması medeniyetin bütün dünyada hızla yayılmasına katkı yapmıştır. Bu durum Talas Savaşı’nın kültür tarihi bakımından da önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir.

Talas Savaşı, Türklerle Müslümanların birbirlerini daha yakından tanımalarını, dostane ilişkiler kurulmasını sağladı.  Bu sebeple Talas Savaşı hem Türkler hem Müslümanlar için bir dönüm noktasıdır. Bu savaş neticesinde İslâmiyet Türkler arasında hızla yayılmaya başlamıştır. Abbasi ordusunda çok sayıda Türk görev aldı. Zamanla Türk askerleri, ordunun ve yönetimin denetimini ele geçirdiler. Hatta bazı Türk komutanları, Abbasi Devleti sınırları içerisinde kendi devletlerini bile kurmuşlardır.

Türklerin kitleler hâlinde Müslüman olmaları özellikle 10. yüzyılda hız kazanmıştır. Henüz 900 tarihlerinde İtil ( Volga) çevresinde bulunan Bulgar Türkleri arasında Müslümanlığa çok büyük ilgi vardı. Nitekim İtil Bulgarları hükümdarı Almış Han, 920 'de Abbasi halifesine müracaat ederek din âlimleri ve mimarlar göndermesini rica etmişti.

Aynı tarihlerde Önce Karluk, Yağma ve Çiğil boyları, ardından Oğuzlar arasında İslâmiyet yayıldı. Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri, ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlı Devleti'ni, Oğuzlar ise Selçuklu Devleti'ni kurmuşlardır.

 

TÜRKLERİN İSLÂMİYET’İ KABUL ETMELERİ

Türkler İslâmiyet'i kılıç zoruyla değil, kendi rızalarıyla kabul etmişlerdir. Şüphesiz bu dini seçmelerinde çok önemli sebepler bulunmaktadır:

1-İslâm’ın bir Kitap ve bir Peygambere sahip olması Türkleri kendine çekmiştir,

2-İslâmiyet’in hoşgörülü ve mantığa uygun bir din olması,

3- Abbasilerin İslâm’ı yayarken Türklere dostça yaklaşmaları ve baskı yapmamaları,

4- Göktanrı dini ile İslâmiyet’in benzer özellikler taşıması da Türklerin İslam’ı daha kolay kabul etmelerine sebep olmuştur.

Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerini kolaylaştıran benzer özellikler şunlardır:

1-Eski Türk dini, Gök-Tanrı inancı adıyla bilinmektedir. Bu inanışa göre Türkler, İslâmiyet'teki gibi tek bir Allah'a inanıyor ve O'na Tanrı (Tengri) diyorlardı.

                2-Ahiret ve ruhun ölmezliği, her iki inançta da mevcuttu. Türkler cennet için uçmağ (uçmak), cehennem için tamu sözünü kullanmaktaydı.

                3-İslâmiyet'te olduğu gibi Gök Tanrı inanışında da Tanrıya kurban sunuluyordu .

                4-İslâmiyet'teki “gaza ve cihat” ile Türklerin dünya üzerinde töreyi hâkim kılmak “Türk Cihan Hâkimiyeti” için yaptıkları savaşlar benzer mahiyettedir.

                5-İslâmiyet'in telkin ettiği ahlakî kurallar, Türk anlayışına da uygun düşmektedir.

 

                TÜRKLERİN İSLÂM DÜNYASINA YAPMIŞ OLDUKLARI HİZMETLER

                1-İslâm dünyası içindeki iç çekişmeleri sona erdirerek, durmuş olan İslâm adına fetih hareketlerinin tekrar başlamasını sağladılar. Yaptıkları fetihlerle İslâmiyet’in Anadolu, Pakistan, Hindistan, Bosna ve Arnavutluk’ta yayılmasını sağlamışlardır.

                2-Selçuklularla birlikte Müslümanların siyasi koruyuculuğunu üstlenerek, İslamiyet ' in yayılmasına ve bir dünya dini olmasına katkıda bulunmuşlardır.

                3-Batıda Bizans ve Haçlı Seferleri'ne, doğuda da Moğol akınlarına karşı Türkler tarafından set oluşturuldu. Böylece İslâm dünyası dağılmaktan kurtulmuştur.

                4- İslam Dünyasına önemli devlet, bilim ve sanat adamları kazandırmışlardır. İslâm medeniyetinin öncüleri durumunda olan Türk bilginler bütün dünya tarafından tanınmış ve eserleri yüzyıllarca bilime rehberlik etmiştir. Bu Türk bilginlerinin en ünlüleri Farabi, Birunî ve İbni Sina'dır.

 

TÜRK-İSLAM SANATI

Türklerin İslam sanat dünyasına kazandırdığı biçimleri görmek mümkündür. Farklı uygarlıklardan alınıp Türkler tarafından geliştirilen kubbe, kemer ve sütun biçimleri, Orta Asya yaşantısı ve çadır kültürünün, İslam mimarisine yansıtıldığı yeni bir mimari üslubu getirmiştir. Özellikle tekke, kümbet, cami ve medrese gibi yapılarda, Türk mimari üslubunun eşsiz örnekleri görülür. Türkler yazı, cilt, çini, minyatür sanatları ile seramik, dokumacılık, taş ve maden işçiliği vb. alanlarda eşsiz eserler vermişlerdir. Türkler kabartma sanatlarında da başarılı örnekler vermişlerdir. Örneğin birçok yapıda hayvan figürleri kullanılmış, Sultan Tuğrul bastırdığı madalyona kabartma resmini koydurmuştur. Müzik alanında da Türkler yenilikler getirmişlerdir. Farabi müzik üzerine iki eser yazmış ve bunlar dünya müzik tarihine geçmiştir.

 

TÜRK – İSLÂM DEVLETLERİ

Mısır’da Kurulan Türk İslâm devletleri

                        İlk Türk İslâm Devletleri

 

1. KARAHANLILAR                                       ( 840 – 1212 )

2.TOLUNOĞULLARI                                      ( 868 – 905 )

 

3.İHŞİDİLER  ( AKŞİTLER )                        ( 935 – 969 ) 

 

 

4. GAZNELİLER                                               ( 963 – 1187 ) 

 

5.Büyük Selçuklu Devleti                ( 1040 – 1157 )

 

6.HARZEMŞAHLAR                                      ( 1097 – 1231 )

7. EYYUBİLER                                                 (1174 – 1250)

 

8. MEMLÛKLER                                              (1250 – 1517)

 

9.OSMANLILAR                                          (1517 –1881)

 

 

 

 

MISIR’DA KURULAN ve MISIR’I YÖNETEN TÜRK DEVLETLERİ

 
   

 

 

 

 

 

TOLUNOĞULLARI                     İHŞİDİLER                                   EYYUBİLER                       MEMLÛKLER               OSMANLILAR       ( 868 – 905 )                                ( 935 – 969 )                              (1174 – 1250)                           (1250 – 1517)                    (1517 –1881)

 

İslam Devleti’nde Mısır, merkezden gönderilen valiler tarafından yönetiliyordu. Ancak zamanla Abbasi halifelerinin otoritesi zayıflayınca eyaletlere tayin olan valiler merkezde kalarak, yerlerine naipler gönderdiler.

Abbasi Devleti’nin parçalanma sürecine girdiği sırada Mısır’da vali olarak görevli olan Tolunoğlu Ahmet’in burada kendi devletini kurması ile birlikte 1000 yıl boyunca sürecek olan Türk egemenliği başlamıştır.

                1. TOLUNOĞULLARI                    ( 868 – 905 )

Abbasiler Dönemi’nde Türkler valilik, ordu komutanlığı gibi üst düzey devlet görevlerine getiriliyorlardı. Bunlardan biri olan Tolunoğlu Ahmet üvey babasının yerine Mısır’a naip olarak gönderildi.

Abbasilerin güçsüzlüğünden yararlanarak 868’de bağımsızlığını ilan etti ve devletini kurdu. Tolunoğulları güçlü bir ordu ve donanma kurarak Suriye ve Filistin’e hâkim olmuşlardır. Böylece Mısır’da bin yıldan fazla sürecek Türk egemenliğinin öncüsü olmuşlardır.  Tolunoğulları; Mısır'da kurulan ilk Müslüman-Türk devletidir.

Uyarı: Başkenti Fustat (Kahire) olan Tolunoğulları’nın en önemli özelliklerinden biri de halkının Arap, yöneticilerin ve askerlerin ise Türk olmasıdır.

                Mısır’ı dini ve sosyal tesislerle donatarak bayındır ve yaşanabilir hale getirmişlerdir. Nil Nehri üzerine bentler ve su kanalları yaparak Mısır tarımını geliştirmişlerdir. Tolunoğlu Ahmet Camii’nin yanına kurdukları eczane ile dinine bakılmaksızın herkese ilaç verilmiştir. Maristan adı verilen hastanelerde de herkese sağlık hizmeti verilmiştir.

                Ülkede yaşanan taht kavgalarından yararlanan Abbasiler  905 yılında Tolunoğulları’nı yıkarak Mısır’ı tekrar ele geçirdiler.

 

2. İHŞİDİLER  ( AKŞİTLER )       ( 935 – 969 ) 

Mısır ve Suriye'de hüküm süren ikinci Türk hanedanıdır. Kurucusu Ferganalı Ebu Bekir Mehmet (Muhammed bin  Togaç) dır. Başkenti Fustat (Kahire) şehriydi. Abbasi halifeleri ile İhşidilerin arası dostaneydi. Çünkü İhşidiler Abbasileri Fatımi saldırılarından korumaktaydı.

Muhammed Bin Togaç, Halife Râzî'den İhşid unvanını aldı (939) ve bu yüzden de kurmuş olduğu devlet İhşidiler adıyla anıldı.

Uyarı: İhşid, “ak” ve “şit” kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. “Beyaz Güneş” anlamına gelmektedir. Fergana hükümdarları tarafından “Sultanların Sultanı ” ifadesi karşılığında kullanılmıştır.

İhşidiler’de de halkın Arap, yönetici ve askerlerin Türk olması bölgede tutunmasını zorlaştırdı. Fatımîler, taht kavgaları ve iç karışıklıklardan yararlanarak Mısır'ı işgal ettiler ve İhşidî Devleti'ne son verdiler (969).

Yorum:Yönetim ve ordunun Türklerden oluştuğu Tolunoğulları ve İhşidilerin kısa sürede yıkılmalarında halkın Arap olması önemli rol oynamıştır.

 

2. KONU              :İLK TÜRK İSLÂM DEVLETLERİ

 

1. KARAHANLILAR                       ( 840 – 1212 )

Karahanlılar, daha önceki Türk devletlerinden farklı olarak, hükümdarların ve halkının çoğunluğunun Müslümanlığı seçtiği ilk Türk-İslâm devletidir. İslâmiyet’in Orta Asya’da yayılmasını sağlamışlardır.

Hâkaniye ve İlig-Hanlar adlarıyla da anılan Karahanlı Devleti, başta Karluklar olmak üzere Çiğil, Yağma ve Tuhsi gibi Türk Boylarına dayanıyordu. Karluk yabgusu, bağlı bulunduğu Uygur Devleti’nin 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkılması üzerine bağımsızlığını  ilân etti. Kendisini Türk hükümdarlarının yasal mirasçısı sayan yabgu Karahan unvanını aldı.

Karahanlıların ilk hükümdarı olarak Bilinen Bilge Kül Kadir Han, Maverâünnehir'deki Sâmanoğulları  Devleti ile mücadelelerde bulundu. Bilge Kül Kadir Han 893'te başkenti Balasagun’dan Kaşgar'a nakletti.

Karahanlıların İslâmiyet’i kabul etmesi:

Satuk Buğra Han şehzadeliği sırasında Müslümanlarla temas kurmuş ve Abdülkerim adını alarak Müslüman olmuştu. Bu tarihten sonra Abdülkerim Satuk Buğra han adıyla anıldı Karahanlı Devleti'nin başına geçince de İslâmiyet'i resmî din olarak kabul etti (920). Böylece İlk Müslüman Türk Hükümdarı oldu. Bu olay Türk ve İslâm tarihinin dönüm noktası olmuştur.

Karahanlılar Gaznelilerle birlikte Samanoğulları devletine son verdiler (999). Maveraünnehir’e egemen oldular. Karahanlılar, Güneyde ki komşuları Gazneliler ile de mücadele ettiler. Yusuf kadir han dönemi en parlak dönemleri oldu. Bu dönemde sınırlarını çok genişlettiler. Ancak, Yusuf Kadir Han’ın ölümünden sonra alınan yenilgiler sonrası hanedan arasında çıkan anlaşmazlık neticesinde devlet Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı (1042).

 

Doğu Karahanlı Devleti (1042-1211):

Doğu Karahanlı Devleti'nin sınırları Kaşgar, Fergana, Balkaş gölü civarına kadar uzanmaktaydı.

Doğu Karahanlı Devleti 1090 yılında Selçuklulara bağlandı. Devlet 1133 yılında Moğol asıllı Karahıtayların hâkimiyetine girdi. Bu durum 1211'e kadar devam etti. Bölgenin tamamı Cengiz Han tarafından istilâ edildi.

 

Batı Karahanlı Devleti (1042-1212):

Batı Karahanlıların kurulduğu bölge de Maveraünnehir ve Fergana bölgesinde kurulmuştur.1074 yılında Büyük Selçuklular’a bağlandı. Selçukluların Katvan Savaşı'nda yenilmesiyle beraber Batı Karahanlılar da Karahıtay hâkimiyetine girmişti (1141). Harzemşahlar bölgedeki Moğol hâkimiyetine son vermiş, son Karahanlı hükümdarı Osman Han'ı da ortadan kaldırarak, bu devleti yıkmışlardır (1212).

Karahanlılar saray, merkez, taşra teşkilatı ve askerlik gibi alanlarda eski devlet anlayışlarını sürdürmüşlerdir, Türk töresini uygulamışlardır.

 

Karahanlıların Türk Tarihindeki Yeri

1-Karahanlılar, Orta Asya’da kurulan İlk Müslüman Türk devletidir. İslamiyet’in Orta Asya’da yayılmasını sağlamışlardır.

2-Karahanlılar Devleti, İslam öncesi Türk devletlerinde görülen ikili yönetim anlayışını devam ettirmiştir.

Uyarı: İkili devlet anlayışında devlet doğu – batı veya sağ – sol şeklinde iki idari bölüme ayrılarak yönetilirdi. Karahanlılarda iki bölümün başında da kara han unvanını taşıyan birer hükümdar bulunuyordu. Doğu bölümünü yöneten büyük kağan sayılıyordu. Ancak batı bölümündeki kağan da geniş yetkilere sahipti. Bu yönetim anlayışı güçlü bir merkezi otorite kurulmasını engellemiş, devletin ikiye bölünmesine yol açmıştır.

3-Karahanlı Devleti’nde, diğer Türk İslam devletlerinden farklı olarak halkın tamamına yakını Türk’tür. Halkın çoğunluğunun Türk olması resmi dilin, eğitim ve edebiyat dilinin Türkçe olması sonucunu ortaya çıkarmıştır.

4-Türklere ait ilk İslami eserler bu dönemde meydana getirilmiş, böylece Türk İslam kültürünün temeli atılmıştır.

Bu eserlerin en önemlileri şunlardır:

ESER

YAZAR

ÖZELLİĞİ

Kutadgu Bilig

Yusuf Has Hacip

İdeal devlet yönetiminin anlatıldığı ilk siyasetname

Divan-ı Lûgati’t Türk

Kaşgarlı Mahmut

Türkçeye ait bütün lehçelerin yer aldığı ilk sözlük

Atabetü’l Hakayık

Yüknekli Edip Ahmet

Ahlaki öğütlerin yer aldığı bir

eser

Divan-ı Hikmet

Ahmet Yesevi

İslamiyet’i tasavvuf yoluyla anlatan eser  

 

 

Yusuf Has Hacip ve Kutadgu Bilig Yusuf Has Hacip 1017 yılında Balasagun’da doğmuştur. Elli yaşlarında yazdığı Kutadgu Bilig adlı eseriyle ölümsüzleşmiştir. 1077’de vefat eden Yusuf Has Hacip’in mezarı Kaşgar’dadır.

Kutadgu Bilig “mutluluk veren bilgi” anlamına gelmektedir. Eserde birey, toplum ve devlet yaşamının en iyi şekilde düzenlenmesinde gerekli olacak bilgi, düşünce, anlayış ve erdemlerin neler olması gerektiği, bunların hangi yolla elde edilebileceği anlatılmaktadır.

Kutadgu Bilig, Uygur alfabesi ile yazılmıştır. Türklerin İslâmi dönemdeki ilk edebi ürünüdür. Hükümdarlara öğüt veren ilk “Siyasetname” özelliği de taşımaktadır.

 

Kaşgarlı Mahmut ve Divan-ı Lügati’t-Türk

Kaşgarlı Mahmut, 11. yüzyılda yaşamış Türk dil bilginidir. En ünlü eseri Divan-ı Lügati’t-Türk’tür. 1090 yılında vefat eden Kaşgarlı Mahmut’un mezarı Kaşgar’dadır.

Divan-ı Lügati’t-Türk, Türkçe’nin Arapça’dan üstün olduğunu göstermek ve Araplara Türkçe öğretmek için yazılmıştır. Bu nedenle, eser, Arapça yazılmış bir Türkçe sözlüktür.

Divan-ı Lügati’t-Türk’ün bir başka önemi de daha önceki yüzyıllara ait sözlü edebiyat örnekleri hakkında bilgi vermesidir. Bu bakımdan Divan-ı Lügati’t-Türk dil, edebiyat, toplum ve sosyoloji tarihimize ait çok önemli belgeleri toplayan bir kaynaktır.

 

Karahanhılarda Ekonomik Hayat

Karahanlılarda halkın temel geçim kaynağı tarımdı. Tarımın yanı sıra dokumacılık, el sanatları, mimari ve maden işlemeciliği de gelişmişti. Karahanlılarda yetiştirilen tarım ürünleri başta Bağdat olmak üzere çeşitli şehirlerde satılırdı.

Türkler arasında İslamiyet’in kabulüyle birlikte yerleşik hayata geçiş de yaygınlaşmıştır. Bu durum Karahanlılardan itibaren şehir kültürünün gelişmesine ortam hazırlamıştır.

Buhara ve Semerkant gibi şehirler Türk İslam kültürünün etkisiyle yeniden şekillenmiş ve Karahanlılardan sonra da canlılığını koruyan kültür, eğitim ve ticaret şehirleri haline gelmişlerdir.

UYARI:Bu dönemde Orta Çağ Avrupası’nda ise etrafı aşılmaz surlarla çevrili şehirler feodalitenin güçlenmesine ortam hazırlamıştır. Avrupa şehirleri doğu medeniyetlerindeki şehirleşmenin aksine içe kapanık ve soğuk bir görüntü ye sahipti. İlerleyen yıllarda doğu şehirleri Avrupa şehirleşmesinin de örneği olmuştur.

 

Karahanlılarda Sosyal Hayat

Karahanlılarda hükümdar ve halkın birbirlerine karşı birtakım görev ve sorumlulukları vardı. Kutadgu Bilig’de bu durum şu şekilde ifade edilmiştir:

 

Hükümdarın halkına karşı sorumlulukları

• Paranın istikrarını, daha doğrusu ekonomik istikrarı sağlamak ve geçim sıkıntısını önlemek

• Kanunları adalete uygun olarak belirleyip uygulayarak, zorbalık ve kargaşaya engel olmak

• Ülke içinde dirlik ve düzeni temin ederek huzur ve güven içinde yaşanmasını sağlamak.

 

Halkın hükümdara karşı sorumlulukları

• Hükümdarın emir ve fermanlarına mutlak itaat etmek

• Hazine hakkı olan vergiyi zamanında ödemek

• Hükümdarın dostunu dost, düşmanını düşman bilmek

YORUM:Karahanlılar, monarşi (mutlakiyet) ile yönetilen bir devletti. Ancak Karahanlılardaki toplumsal düzen, monarşi rejiminin Avrupa ülkelerinde olduğu gibi halk üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmadığını göstermektedir.

Karahanlılarda hükümdarın ekonomik refahın sağlanmasıyla görevli sayılması “SOSYAL DEVLET” anlayışının benimsendiğinin bir kanıtıdır.

Halkın hükümdara itaat etmek, zamanında vergisini vermek ve düşmanlarına karşı hükümdarın yanında yer almakla yükümlü olması devlet otoritesinin sağlanmasına, devletin güçlü tutulmasına ve devlet – halk kaynaşmasına önem verildiğini gösterir.

 

4. GAZNELİLER                                             ( 963 – 1187 ) 

Samanoğulları Devleti’nin dağılmaya başladığı bir dönemde Samanoğulları komutanlarından Alp Tigin Doğu Afganistan'daki Gazne şehrini ele geçirerek, Gazneli Devleti'nin ilk temellerini atmıştır  – 963.

UYARI: Gazneliler Devleti adını, Doğu Afganistan'da bulunan başkentleri Gazne şehrinden almaktadır. Ayrıca hükümdarlık hanedanının kurucusundan dolayı Sebük-teginliler veya lâkaplarından dolayı Yemînîler diye de anılırlar.

Alp Tigin'in ölümünden sonra yerine geçen oğulları aynı başarıyı gösteremeyince, Türkler Alp Tigin'in komutanlarından Sebük  Tigin'i başa geçirdiler (977). Bu döneme kadar Samanoğullarına bağlı yaşayan Gazneliler Sebük Tegin 'in başa geçmesiyle, Gazneliler Devleti hükümdarlığın babadan oğla geçtiği bir hanedanın idaresine girmiştir. Nitekim Sebük-tegin'in ölümüyle birlikte tahta oğlu Mahmut geçti.

Sultan Mahmut Dönemi

Gazneli Mahmut zamanında, devlet en parlak devrini yaşadı. Sultan Mahmut Karahanlılarla birlikte samanoğulları Devleti’ne son vererek sınırlarını çok genişletmiştir.

Abbasi Halifeliğinin Himaye Altına Alınması:

Gazneli Mahmut, Büveyhoğullarını mağlup ederek Abbasi halifesini baskıdan kurtarmıştır. Bu hizmetine karşılık olarak halife, Gazneli Mahmut’a sultan unvanını vermiştir.

UYARI: Türk tarihinde sultan unvanını ilk defa Gazneli Mahmut kullanmıştır. Gaznelilerin Abbasi halifesinin koruyuculuğunu üstlenmeleri İslâm dünyasında saygınlıklarını artırmıştır.

Sultan Mahmut, bu olaydan sonra Abbasi halifeleri adına para bastırarak hutbe okutmaya başladı.Böylece Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerinde de sürdürülecek olan İslam dünyasının lideri ve koruyuculuğu politikasının temeli atılmıştır.

Hindistan Seferleri:

Gazneli Mahmut, sultan unvanını aldıktan sonra Abbasi halifesine İslamiyet’i yayma ve her yıl Hindistan’a sefer düzenleme sözü vermişti. Bu sefenlerden önce İran ve İrak taraflarında fetihler yaparak ülkesinin kuzeyini emniyet altına aldı. Ardından Gazneli Mahmut 1001–1027 tarihleri arasında Hindistan'a 17 sefer düzenleyerek, Kuzey Hindistan'ı topraklarına kattı.

Hindistan Seferlerinin Sonuçları

1-Kuzey Hindistan fethedilerek Türklerin uzun süre hüküm sürdükten bölgelerden biri haline gelmiştir.

2-Sultan Mahmut ve daha sonra Hindistan’da kurulan Müslüman Türk Sultanlıklarının çalışmaları sonucunda İslamiyet, Hindistan’da geniş bir alana yayılarak günümüzde Pakistan, Afganistan, Bangladeş devletlerinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Hindistan’a bağlı Keşmir Bölgesi’nde de önemli oranda Müslüman nüfus bulunmaktadır.

3-Bu seferler sırasında ele geçirilen ganimetlerle Gazne şehri; parklar, bahçeler, zafer abideleri, camiler gibi mimari eserlerle süslenmiştir. Belh, Nişabur gibi büyük şehirler de o devrin en güzel ve bakımlı beldeleri olmuştur.

 

Sultan Mesut Dönemi

Sultan Mahmut ölünce yerine oğlu Mesut geçti (1030). Sultan Mesut, babası gibi devlet tecrübesine sahip değildi. Selçuklu tehlikesinin artmasına rağmen, O Kuzey Hindistan'a sefer düzenlemesi bunun bir kanıtıdır.

 

 

Dandanakan Savaşı (1040)

Sultan Mesut, Selçukluların Horasan’a yerleşmeleri ve Tuğrul Bey’in Nişabur’da adına hutbe okutup bağımsızlığını ilan etmesi üzerine büyük bir ordu ile Selçuklular üzerine yürüdü.

Gazneli ordusunun gücü karşısında Selçuklular, meydan savaşından kaçındılar ancak ani baskınlarla, kendilerini takip eden Gazneli ordusunu yıprattılar. Gazne ordusu iyice yıpratıldıktan sonra, Selçuklu ve Gazneli orduları Dandanakan denilen yerde karşı karşıya geldiler. Üç gün süren savaş sonunda Gazneliler yenildiler.

Dandanakan Savaşı’nın Sonuçları

1-Gazne ordusunun bütün hazinesi, silahları ve malları Selçukluların eline geçmiştir.

2-Gazneliler Devleti zayıflayarak yıkılış sürecine girmiştir.

3-Büyük Selçuklu Devleti resmen kurulmuştur.

4-Selçuklu Türklerinin batıya doğru ilerleyişleri hızlanmıştır.

Gazneliler, Dandanakan Savaşı’ndan sonra topraklarını kaybederek Hindistan’a çekilmeye mecbur kaldılar. Siyasi gücünü kaybeden Gazne Devletine Afgan asıllı Gurlular son vermiştir (1187).

DANDANAKAN SAVAŞI’NDA FİLLERE ÖKÜZLER

Dandanakan Savaşı’ndan önce Gazne hükümdarı Selçuklular üzerine güçlü bir ordu ile sefere çıkınca Tuğrul Bey batıya çekilmeyi önermişti. Çünkü henüz Gaznelilerle meydan savaşı yapacak güçte değillerdi. Çağrı Bey ise Gazneliler ile savaşmaktan yanaydı. Ağır Gazne ordusunu çöle çekip yıpratmayı ve küçük gruplar halinde sık sık Gazne ordusuna saldırmayı planlıyordu. Sonunda Çağrı Bey’in görüşünü kabul ettiler.

Selçuklular, Gazne ordusu yaklaştıkça köylerini boşaltıp yakıyorlar, su kuyularını kullanılmaz hale getiriyorlardı. Bir süre sonra Gazne ordusunda erzak ve su sıkıntısı başladı. Bu arada Selçuklular küçük gruplar halinde vur – kaç taktiği ile Gazne ordusuna saldırıyorlardı. Sonunda Gazne ordusunda birlik bozuldu.

Artık Gazne ordusuna son darbeyi vurma zamanı gelmişti. Ancak atlar fillerden ürktükleri için bir türlü etkili bir hücum yapılamıyordu. Bunun üzerine Selçuklular, öküzlerin kuyruklarına odun parçaları ve ağaç dalları bağlayarak bunları ateşe verdiler ve bu öküz sürüsünü Gazne ordusu üzerine sürdüler. Arkalarındaki yangından kaçan gözü dönmüş öküz sürüsü fillerin içine dalınca Gazne ordusunun da savunma düzeni bozuldu. Böylece Selçuklular ummadıkları ölçüde büyük bir zafer kazandılar.

Gaznelilerde Toplum Yapısı.

Gazne halkının çoğunluğunu Afgan, Hint, Fars ve çeşitli Türk boyları oluşturuyordu. Çok geniş bir sahada halkı idare eden Gazne Devleti az sayıdaki Türklerden oluşan merkezi  kuvvete dayanıyordu. Bu durum Gazne ordusunun da farklı topluluklardan oluşmasını zorunlu hale getirmiştir.

Gazneliler Devleti’nin yönetim anlayışı, bir grup ayaklanırsa diğer toplulukları ayaklananların üzerine göndererek düzeni sağlamak şeklindeydi. Bu durum Gaznelilerin çeşitli toplulukları birbirine karşı denge unsuru olarak kullandığını göstermektedir.

YORUM:Gaznelilerin siyasal güçlerini uzun süre koruyamamalarında ve kısa sürede yıkılmalarında; egemenlikleri altındaki topraklarda çok farklı milletlerin yaşaması ve Türk nüfusun az olması etkili olmuştur.

 

 

ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME ÇALIŞMASI YAPILACAKTIR.

 

 

 

 

 

Büyük Selçuklu Devleti ( 1040 – 1157 )

                KAVRAM BİLGİSİ:

Oğuz: Boylar, kabileler demektir. Oğuz Kağan Destanı’ndaki Oğuz Han’ın Asya Hun hükümdarı Mete Han olduğu kabul edilmektedir.

Kınık: Oğuzların Üçok koluna bağlı 12 boydan biri. Selçuklular bu boya mensuptur.

Türkmen: Oğuzlardan Müslüman olan gruplara verilen genel ad.

Fetret dönemi: Türk tarihinde hükümdarsız geçen dönem.

 

Türk tarihinin en büyük devletlerinden biri olan Büyük Selçuklular Oğuz Türkleri tarafından kurulmuştur.

Oğuz Kağan Destanı’na göre Oğuz Han ilk üç oğluna Üçok, diğer üç oğluna Bozok unvanlarını vererek Oğuzları iki kola ayırmıştır. Bu iki koldan 24 Oğuz boyu türemiştir.

Selçuklular, Üçok kolundan Kınık boyuna mensuptur. İslamiyet’i kabul ettikten sonra Türkmen olarak adlandırılan Oğuzlara Bizans ve Macar tarihçileri Uz demişlerdir.

Oğuzlar, Uygur Devleti kurulunca Uygur egemenliğine girdiler. Uygur Devleti yıkıldıktan sonra Seyhun Nehri çevresine yerleştiler. Burada, Oğuz Yabgu Devleti’ni kurdular.

 

Uyarı: Oğuzlar; Xl. yüzyıldan başlayarak değişik bölgelerde birçok devlet kurmuşlardır. Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Anadolu’da kurulan beylikler, Türkiye Selçukluları ve Osmanlılar bu devletlere örnek olarak gösterilebilir.

 

Büyük Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu

 

10.y.y.da Oğuzlar Aral gölü etrafında Oğuz Yabgu Devleti’ni kurmuşlardı. Bu devlette, Selçuk bey babası Dukak gibi subaşı yani ordu komutanı idi. Selçuk Bey Oğuz Yabgusu’nu başarısız görerek yerine geçmeye kalkınca Kağanla arası bozuldu.  Selçuk Bey kendine bağlı Oğuzları yanına alarak  merkeze uzak olan “Cend” şehrine gelerek bağımsızlığını ilan etti.

Cend’e gelene kadar atalarının dinine inanan Selçuk Bey buradaki Müslümanlardan etkilenip din değiştirdi ve Müslüman oldu. Vergi almaya gelen Oğuz Yabgu Devleti’nin vergi memurlarına “kâfirlere vergi vermem” diyerek meydan okudu.

Bu dönemde, aynı bölgede Oğuz Yabgu Devleti’nden başka, Samanoğulları, Karahanlılar ve Gazneliler de vardı.

Karahanlılar – Samanoğulları arasındaki mücadelede Selçuklular Samanoğulları’na destek verdi. Bu desteğe rağmen Karahanlılar, Samanoğulları yendi ve toprakları Karahanlılar ile Gazneliler arasında paylaşıldı.

Selçuk Bey 1007 yılında 100 yaşlarında iken vefat etmiştir.

Arslan Yabgu:

Selçuk bey’in ölümünden sonra yerine oğlu Arslan yabgu geçti. Arslan yabgu, Karahanlı hükümdarı olmak isteyen Ali Tigin’e yardım ediyordu. Karahanlı hükümdarı Yusuf Kadir Han’da Gazneli Mahmut’tan bu konuda yardım istemişti.

Gazneli Mahmut, Arslan yabgu’yu Hindistan’a yapacağı sefere destek vermesi için çağırdı. Arslan Yabgu gelince de tutuklattı.  1025’te Kalıncar kalesi’ne hapsedilen Arslan yabgu 7 yıl hapiste kaldıktan sonra 1032’de öldü.

 

Tuğrul ve Çağrı Bey Dönemi:

Arslan Yabgu’nun hapiste olduğu dönemde ülkeyi Musa yabgu ile yeğenleri Tuğrul ve Çağrı Bey’ler yönetti. Tuğrul ve Çağrı Bey’ler Selçuk bey’in ölen oğlu Mikail’in çocukları idi. Babaları öldüğü için dedelerinin yanında yetişmişlerdir. Dedeleri ölünce önce büyük amcaları Arslan Bey’in daha sonrada Musa yabgu’nun emrinde çalışmışlardır.

Bilgi ve çalışmalarıyla kısa sürede ülkenin yönetimini iki kardeş ele geçirdiler. Ama uzun süre amcaları Arslan Bey’in oğulları ile taht mücadelesi yapmak zorunda kaldılar.

Bu dönemde Selçuklular Karahanlıların ve Gaznelilerin baskısı altındaydılar. Tuğrul Bey ve Çağrı Bey bu baskılar yüzünden Arslan Yabgu idaresinde iken ve daha sonra kendi kuvvetleri ile de Anadolu’ya 1015 – 1021’de akınlar düzenlemişlerdi.

Selçuklular kendileri için toprak sorununu çözmek amacıyla Gaznelilerden Horasan Bölgesinde Nesa ve Ferave şehirlerini yurtluk olarak istediler. Selçukluların Horasan’da güçlenmesi Gazneli Sultanı Mesut’u endişelendirdi. Selçukluları buradan atmak için harekete geçti. İki taraf arasında 1035’te Nesa’da, 1038’de Serahs’ta ve 1040’da Dandanakan’da yapılan savaşları Selçuklular kazandı ve devlet haline geldiler.

1040 – Dandanakan savaşı : 1035 ve 1038’de ki yenilgilerin öcünü almak isteyen Gazneli Sultan Mesut büyük bir orduyla Selçuklular üzerine yürüdü.Tuğrul ve Çağrı Beyler’in üstün çabası ile Dandanakan savaşını Selçuklular kazandı.

Dandanakan savaşının Türk tarihindeki önemi                                                                                                                       

 1-Büyük Selçuklu Devleti resmen kurulmuştur.                                                                                                                                   

2-Gazneliler yıkılma dönemine girmişlerdir.                                                                                                                                     

3-Horasan kesin olarak Selçukluların eline geçmiştir.

 

Tuğrul bey dönemi (1040 – 1063)

Tuğrul Bey, Dandanakan zaferi sonrasında toplanan kurultay’da Selçuklu sultanı ilan edildi. Çağrı bey ise hem Horasan’ın yönetimini hem de ordunun idaresini aldı. Merv, başkent yapıldı. Tuğrul Bey, kurultay’da eski Türk geleneklerine uygun olarak ülke topraklarını hanedan üyeleri arasında paylaştırdı. Ayrıca hanedan üyelerini belirli toprakların fethedilmesiyle görevlendirdi.

Musa Yabgu Herat’a, Kavurd Kirman’a, İbrahim Yınal, Yakuti ve Kutalmış Irak’a gönderildi.

Savaştan kısa süre sonra Selçuklu sınırları çok gelişti. Anadolu’ya ulaştı. Musa yabgu’nun oğlu Hasan’ın Anadolu seferinde şehit olması üzerine Kutalmış ve İbrahim Yınal’a Anadolu’yu fetih emri verildi.

 

Pasinler Savaşı (1048)

Çagrı Bey komutasındakı bır Selçuklu ordusu, daha devlet kurulmadan önce Anadolu’ya keşif seferleri düzenlemişti. Büyük Selçuklu Devleti kurulduktan sonra Anadolu’ya yapılan akınlar da arttı.

UYARI: Selçukluların, kalabalık hayvan sürüleri ve atları için, bol otlaklı, geniş yaylalar aramaları Karahanlılar ve Gaznelilerin tepkisini ve düşmanlığını çekince Çağrı Bey, Selçuklulardan üç bin kişilik bir süvari kuvvetiyle Doğu Anadolu sınırlarına kadar gitmiş, Van Gölü havzasından, kuzeyde Tiflis’e kadar uzanan bölgede keşif harekatı yapmıştı. Bu sefer sonucunda, Anadolu’nun Selçukluların yerleşmesine uygun olduğunu Tuğrul Bey’e bildirmişti.

Anadolu’ya gönderilen bir Selçuklu ordusu Pasinler Ovası’nda Gürcü kuvvetleriyle desteklenmiş Bizans ordusu ile karşılaştı. Savaş, Selçukluların zaferiyle sonuçlandı (1048). Bu savaşta Gürcü Kralı da esir alınmıştır.

Bu galibiyet sonrasında yapılan antlaşma ile Bizans, İstanbul’daki caminin onarılmasını, bu camide hutbenin Abbasi halifesi ve Tuğrul Bey adına okunmasını kabul etmiştir.

Pasinler savaşının önemi: 1-Pasinler Selçuklular ile Bizans arasında yapılan ilk önemli savaştır.

Türklerin İslâm dünyasının koruyucusu ve siyasi lideri olmaları

Büyük Selçuklu Devleti’nin hızla genişlemeye başladığı sırada Abbasi Halifeliği Şii Büveyhoğullarının baskısı altındaydı. Büveyhoğulları tarafından Bağdat’ta sıkıştırılan Abbasi halifesi Tuğrul bey’den yardım istedi.

Mısır’dan Fatımiler ile Anadolu’dan Bizans’ta halifeyi tehdit etmekteydi. 1055 ve 1058’de Tuğrul Bey Büveyhoğullarını yenerek halifeliği kurtardı. Halifede kızını Tuğrul Bey’le evlendirerek akrabalık kurdu. Ayrıca; halife Tuğrul Bey’i “doğunun ve batının sultanı” ilan etti.

Yorum: Bu olayın sonucunda halife, dünyevi yetkilerini (devlet yönetme) Tuğrul Bey’e devretmiş, halifelik siyasi bir makam olmaktan çıkarak, dini bir makam haline gelmiştir. Artık Abbasi Halifesi siyasi bakımdan Selçuklu Sultanlarına, Selçuklu Sultanları dini bakımdan Halifeye bağlı hale gelmişlerdir.

Böylece İslâm Dünyasında siyasi otorite ile Dini otorite birbirinden ayrılmıştır. İslâm dünyasının siyasi gücünü Selçuklular temsil etmeye başlamışlardır.

 

 

 

 

 

 

 

Alparslan Dönemi 1064 – 1072

1061’de Çağrı Bey, 1063’de Tuğrul Bey vefat etti. Tuğrul beyin oğlu olmadığından, Çağrı beyin oğlu Muhammed Alparslan, Selçuklu sultanı oldu.  Başa geçer geçmez, amcası Tuğrul Bey’in vezirini görevden alarak, yerine Nizamülmülk'ü tayin etti.  Sultan Alparslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı.

Kafkaslardan dolaşıp küçük krallıkları itaati altına aldı. Doğu Anadolu’nun kuzeydoğu ucundaki meşhur Ani Kalesini 1064'te fethederek, 16 ağustos 1064'te Kars’a girdi.

Yorum: Ani Kalesi, Hıristiyan âleminin kutsal yerlerinden biriydi. Bu fetihler İslam dünyasında büyük sevinç kaynağı oldu ve halife Kaim bi-emrillah, Alparslan’a, "fetihler babası", yani çok fetheden anlamına gelen "ebü'l-feth" lakabını verdi.

 

26 Ağustos 1071 –  Malazgirt Savaşı                                      Selçuklular x Bizans

Öncelikle Müslümanlar arasında birliğin sağlanmasını arzu eden Alparslan,  Bahreyn taraflarındaki Karmatîleri ve Mısır'daki Şiî-Fatımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçti.

Selçukluların Anadolu’da çok serbestçe hareket etmelerinden ve Kayseri’yi ele geçirmelerinden rahatsız olan Bizans İmparatoru Romen Diyojen, 13 Mart 1071’de İstanbul’dan 200 000’den ziyade frank, norman, slav, gürcü, abhaza, ermeni ve Rumeli’de yaşayan İslâm dinini henüz kabul etmemiş Peçenek ve Uz (Oğuz)Türklerinden de ücretli asker alarak Anadolu’ya geçti. Romen Diyojen’in Doğu Anadolu’ya gelmekte olduğunu haber alan Alparslan, geri çekilerek Malazgirt Ovasında  büyük savaş için hazırlık yaptı.

İmparator, yalnız Anadolu’yu elinde bulundurmak ve Türkleri yok etmek değil, bütün İslâm ülkelerini de almaya karar vermişti. Kendisine gönderilen elçileri reddederek barışı kabul etmedi.

 

yorum: Alp Arslan, savaş öncesinde Bizans’a bir heyet göndererek kan dökülmemesi için barış teklif etmiştir. Alp Arslan’ın bu tutumu, Hz. Muhammed’in, düşmana önce barışın, sonra İslamiyet’in teklif edilmesini istemesi, iki tekliften birinin kabul edilmesi durumunda savaştan vazgeçilmesi gerektiğini belirtmesinden kaynaklanmaktadır.

 

 

ELÇİNİN CEVABI

Barış için teklif götüren Sultan Alparslan’ın heyeti, 25 Ağustos 1071 sabahı, Bizans ordugahında hafife alınıp, hakarete uğradı.

Diyojen, Türk heyet başkanına: “Kışlamak için İsfahan mı, yoksa Hemedan mı daha iyidir? diye sordu. Sulh teklifini şiddetle reddedip; “Sultanınıza söyleyiniz; kendileriyle sulh müzakerelerini Rey’de yapacağım, ordumu İsfahan’da kışlatıp, Hemedan’da sulayacağım.” dedi.

Selçuklu heyetinin başkanı da, Diyojen’e; “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de eminim; fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum.” diyerek, zekice bir karşılık verdi.

 

26 Ağustos 1071 cuma günü yapılan savaşı Alparslan kazandı. İmparator esir alındı.

 

ALP ARSLAN VE DİYOJEN

Malazgirt Savaşı’nda esir alınan Bizans imparatoru Romen Diyojen Alparslan’ın huzuruna çıkarıldı. Muzaffer padişah esir imparatorun ellerini çözdürdü ve yanına oturttu. Ona misafiriymiş gibi davrandı.

Alp Arslan, sohbet esnasında imparatora sordu: “Ey Rum Kayzeri! Ben senin eline esir düşmüş olsaydım, bana nasıl muamele ederdin?” Diyojen: “öldürtürdüm!” Cevabını verdi.

Alparslan: “benim size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” Diye sordu. Diyojen “Ya öldürtürsünüz yahut İslam memleketlerinde bir esir gibi dolaştırır, süründürürsünüz. Mümkün görmüyorum; ama belki de, affedersiniz!” dedi.

Alparslan, yenilgiye uğramış bir insanı daha da küçük düşürmek istemedi ve “Allah’a, muzaffer olursam sana iyi muamele yapacağımı ahdetmiştim. Allah iyilik düşünenlerin arzularını yapar. Bu sebeple benden göreceğiniz muamele bu üçüncüsünden başkası olmayacaktır.” Diyerek büyüklüğünü ve asaletini gösterdi, Bizans imparatorunu affetti.

Alparslan Doğu Anadolu’nun Türklere ait olduğunu gösteren bir anlaşma yaparak imparatoru serbest bıraktı. Fakat imparator tahta geçemeden rakipleri tarafından öldürüldü.

 

Malazgirt savaşının Türk tarihindeki önemi

1-Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı. Türkler yeni bir yurt bulmuş oldu.

2-1071 tarihi ve Malazgirt Savaşı Anadolu Türk tarihinin (Türkiye Tarihinin) başlangıcı olmuştur.

3-İslâm dünyası üzerindeki Bizans baskısı sona ermiştir.

4-Türklerin ilerlemesini durduramayan Bizans’ın yardım istemesiyle Haçlı Seferleri başladı.

 

UYARI: Malazgirt Meydan Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun bütünüyle bir Türk toprağına dönüştürülme fırsatı doğmuştu. Bu yüzden sultan Alp Arslan, diyerek komutan ve beyleri Anadolu’ya akınlar düzenlemeleri için teşvik etmiştir. Alp Arslan bu tutumuyla Anadolu’da Türk beyliklerinin oluşumuna zemin hazırlayarak Türk tarihinde yeni bir dönem başlatmıştır.

Sultan Alparslan, çıktığı Maveraünnehir seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehit edildi 1072.  Türk tarihinin büyük sultanlarından olan Alparslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adaletiyle tanınmıştı.

ALP ARSLAN’IN MEZAR TAŞI

Alp Arslan, İslam adaletini dünyada yaygınlaştırmayı görev olarak kabul ediyordu. O, iktidar gücünün çekiciliğine kapılıp büyüklenmekten çekinirdi. Bir kale komutanı tarafından öldürücü bir şekilde yaralandığında Merv’deki mezarına şu sözlerini kazımalarını emretmiştir: “Alp Arslan’ın şanının göklere vardığını gören siz insanlar, onu toprağın altında gömülü görebilmeniz için Merv’e geliniz.”

 

Melikşah dönemi – 1072 – 1092

Maveraünnehir seferinde şehit olan sultan Alparslan’ın yerine, devletin ileri gelenleri tarafından on sekiz yaşında sultan ilân edildi. Alp Arslan oğlu Melikşah’a büyük bir imparatorluk ve Nizamülmülk gibi seçkin bir devlet adamını miras bırakmıştı. Genç yaşta sultan olan Melikşah, iç karışıklıkları ve taht kavgalarını önledikten sonra fetih hareketlerine ağırlık verdi. Melikşah’ın görevlendirdiği hanedan üyeleri ve komutanlar İzmit’e kadar bütün Anadolu’yu fethettiler. Selçuklu meliki Süleyman Şah, İznik’i alarak Büyük Selçuklu Devleti’ne Bağlı olmak şartıyla Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdu (1077).

Melikşah döneminde Büyük Selçuklu Devleti’nin sınırları, Orta Asya’dan İstanbul Boğazına; Umman Denizi’nden Aral Gölü’nün kuzeyine kadar genişlemiştir.

UYARI:  Melikşah dönemi Selçukluların en parlak dönemi olarak kabul edilmektedir.

 

Batınilik faaliyetleri

Melikşah’ın İslam dünyasını tek bayrak altında birleştirme amacı taşıyan fetihleri Fatımiler Devletini rahatsız etti. Fatımiler Selçukluları yıpratmak için Batınileri desteklediler. Batıniler üzerine gönderilen ordulara rağmen yok edilemedi ve Bâtıniler vezir Nizamülmülk’ü katlettiler. Aynı yıl Melikşah’ın da bir av sırasında ölmesi Bâtıniliğin yok edilememesine sebep oldu. Bâtıniler İslam dünyasını ayırdığı gibi, Selçukluların da yıkılmasında rol oynadı.

 

UYARI: Batınilik;Kur’an ayetlerini kendilerine göre yorumlayan ve ayetlerin gizli (batıni) manaları olduğunu iddia eden bir harekettir. Liderleri olan Hasan Sabbah’ın amacı; Selçukluları içten çökertmek ve Sünni Selçuklular arasında Bâtıniliği yaymaktı.

 

Hasan Sabbah (1049 – 1134)

1049’da İran’ın Rey şehrinde doğmuş, 1134’te Kazvin dolaylarındaki Alamut Kalesi’nde ölmüştür. 14 yaşına kadar babasının gözetimi altında din bilgileri edinmiş, daha sonra dönemin ünlü İslam bilginlerinden İmam Muvaffak Nişaburi‘nin bulunduğu medresede gökbilim ve matematik öğrenimi görmüştür. Daha sonra çalışmalarını Batınilik üzerinde yoğunlaştırmış, bütün yetkileri özel olarak Tanrı’dan aldığını etkileyici bir dille anlatarak etrafında birçok kişinin toplanmasını sağlamıştır.

 

Hasan Sabbah, kendine bağladığı insanların sayısı Kazvin, Rey yörelerini etki altına alacak bir güç oluşturunca, saldırılar düzenledi. Ülkenin dört yanına yayılan fedaileri aracılığıyla içlerinde Nizamülmülk’ün de bulunduğu kendisine karşı olan birçok devlet adamını gizlice öldürttü.

Melikşah Alamut Kalesi’ne yerleşen Hasan Sabbah ve adamları üzerine ordu gönderdi. Kuşatma devam ederken Melikşah’ın ölmesi üzerine kale alınamadı. Hasan sabah, öldüğü 1134 yılına kadar saldırılarını devam ettirdi.

UYARI: 1256’da Moğol hükümdarı Hülagu Han, Alamut Kalesi’ni yıkarak bütün Batınileri ortadan kaldırmıştır.

 

Büyük Selçuklu Devleti’nin Dağılması

Melikşah’ın hanımı Terken Hatun dört yaşındaki oğlu Mahmut’u veliaht tayin ettirmek istemiş, Nizamülmülk’ün bu duruma karşı çıkması Melikşah ile arasının açılmasına neden olmuştu. Önce Nizamülmülk’ün, ardından da Melikşah’ın ölümü Terken Hatun için fırsat oldu.

Terken Hatun’un, Melikşah’ın ölümünü gizleyerek devlet hazinesini oğlu Mahmut’u tahta geçireceklerini ümit ettiği askerlere dağıtması ve dört yaşındaki oğlu Mahmut adına hutbe okutup onu sultan ilan etmesi hanedanın diğer üyelerini harekete geçirdi.

UYARI:İslam öncesi Türk devletlerinde görülen yönetim anlayışı Büyük Selçuklu Devleti’nde de geçerliydi. Bu anlayışa göre Tanrı tarafından hükümdara verilen yönetme yetkisinin hükümdar ailesinin erkek çocuklarına geçtiği düşünülüyordu. Bu nedenle hükümdarın tahttan ayrılması durumunda, ülke hükümdar ailesinin erkek üyeleri arasında paylaşılıyor ve bütün üyeler hükümdar olma hakkını elde ediyordu. Yapılan taht mücadelesi sonucunda mücadeleyi kazananın, Tanrı’dan yönetme yetkisini aldığı kabul ediliyordu.

Ülkenin hükümdar ailesi arasında paylaşılması ve sonu gelmez taht mücadeleleri ilk Türk devletlerinde olduğu gibi Büyük Selçuklu Devleti’nin de yıkılışında etkili olmuştur.

Fetret Dönemi

Büyük Selçuklu Devleti bu olayla birlikte taht kavgaları ve karışıklık içerisine düştü. Fetret Dönemi adı verilen bu dönem, 1091 ile 1118 yıllarını kapsamaktadır. Bu dönem Mahmut, Berkyaruk, Mehmet Tapar ve Sencer arasındaki taht kavgalarıyla geçmiştir. Bu taht kavgaları Büyük Selçuklu Devleti’nin eski gücünü kaybetmesine ve parçalanmasına neden olmuştur.

 

Uyarı :Böyle bir dönemde başlayan Haçlı Seferleri İslam dünyasının daha büyük kayıplara uğramasına yol açmıştır.

 

Sultan Sencer Dönemi

Melikşah’ın ölümü üzerine başlayan Fetret Devri’ne Sultan Sencer son verdi. Sencer, Melikşah’ın oğullarından biri idi. Daha önce Horasan valiliği yaparak devlet işlerinde tecrübe kazanmıştı. Sencer dönemi Selçukluların son parlak devridir.

Katvan Savaşı

Sultan Sencer döneminde iki tehlike ortaya çıkmıştı. Bunlardan birisi, batıdan Anadolu ve Suriye’ye saldırmakta olan Haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin doğu sınırlarını zorlayan Karahitaylardı.

Sencer, ikinci tehlikeye öncelik verdi. Ancak 1141 yılında Karahitaylarla gerçekleştirdiği Katvan Meydan Savaşı’nı kaybetti. Bu savaştan sonra, Seyhun Nehri’ne kadar olan topraklar Karahitayların eline geçti. Katvan Savaşı ile Büyük Selçuklu Devleti tarihinde yeni bir devir başlamış ve Selçuklu ülkesi, Müslüman olmayan Türk ve Moğol birliklerinin istilasına uğramıştır.

Katvan savaşı’nın sonuçları

1-Sultan Sencer hayatının ilk yenilgisini burada aldı, ordusu tamamıyla dağıldı ve eşi Terken Hâtûn esir düştü.

2-Bu mağlûbiyet Selçuklu Devleti ve İslâm dünyası için ağır bir darbe oldu. Sultan Sencer, Ceyhun nehri ötesinde kalan arazisini kaybetti.

 

UYARI: Sultan Sencer’in bu yenilgisinden faydalanmak isteyen Gur hükümdarı Alaeddin Hüseyin, yıllık vergiyi vermemek için Sencer’e olan bağlılığından kurtulmak istedi. Ancak büyük kuvvetlere sahip olan Gurlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, 11 52’de yaptığı savaşta Gur ordusunu yenerek Katvan’da kaybedilen itibarı yeniden sağlamıştır.

 

Oğuz isyanı ve devletin yıkılışı

Selçuklular, Türkmen (Oğuz) kökenli bir devlet olmalarına rağmen Türkmenleri ikinci plana itmişler ve devlet yönetiminde İranlılara, Karluk, Kıpçak ve Çiğil Türklerine görev vermişlerdi. Yarı göçebe hareket eden Türkmenlere karşı sert tedbirler almışlardı.

Vergi tahsili sırasında yapılan haksızlık yüzünden, kendi soyundan olan Oğuzlarla bazı emîrler arasındaki ihtilaflar gittikçe büyüdü.  Sultan Sencer, bir kısım emîrlerin ısrarı ile, göçebe oğuzların üzerine yürümek zorunda kaldı.

1153 yılı Mart ayında Belh civarında, Oğuzlarla yapılan savaşı Selçuklular kaybettiler. Bu ağır yenilginin sonunda sultan Sencer esir düştü. Sultan Sencer esaretten kurtulduysa da çok fazla yaşamadı ve öldü. Sultan Sencer’in ölümüyle de Büyük Selçuklu devleti yıkıldı 1157.

 

Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasının nedenlerini

1-Çok sık çıkan şiddetli taht kavgaları ve bunun merkezi otoriteyi zayıflatması

2-Atabeyliklerin ve merkeze bağlı beylerin bağımsızlık için çalışması.

3-Devletin temeli olan Türkmenlerin (Müslüman Oğuzlar) küstürülmesi.

4-Haçlı seferlerinin ve Hasan Sabbah’ın Batınilik çalışmalarının devleti yıpratması

5-Abbasi halifelerinin Selçuklu idaresinden kurtulmak için yaptıkları çalışmalar.

               

                BÜYÜK SELÇUKLULARA BAĞLI DEVLETLER

                Selçuklu Devleti’nde merkeziyetçi devlet anlayışının benimsenmemesi, ülkenin hanedanın malı sayılması ve fethedilen yerlerin fethedenin malı sayılması anlayışları nedeniyle devletin zayıflamasıyla birlikte çok sayıda hanedana ait devletler ve atabeylikler ortaya çıkmıştır.

 

Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılması ile bağımsız olan Selçuklu devletleri

1-Irak Selçuklu ve Horasan Selçukluları

2-Kirman Selçuklu

3-Suriye Selçuklu
4-Anadolu Selçuklu

 

Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılması ile bağımsız olan atabeylikler

Atabey; İllere yönetici olarak gönderilen şehzadelerin yanına verilen tecrübeli devlet adamlarına denir.

1-Fars atabeyliği (salgurlular)
2-Azerbaycan atabeyliği (ildenizliler)

3-Erbil atabeyliği (beğ teginoğulları)

                4-Şam atabeyliği (böriler)

5-Musul ve Halep atabeyliği (zengiler)

 

ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME YAPILACAKTIR.

 

 

 

BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

KAVRAM BİLGİSİ:

Kubbe: Binaların üstünü örtmek için kullanılan yarım küre şeklindeki mimari unsur. Türkler, Orta Asya yaşantısını ve çadır kültürünü yansıtan kubbeler yaparak İslam mimarisine yeni bir üslup getirmişlerdir.

Kemer: İki duvar veya ayağı birbirine bağlayarak kapı, pencere gibi açıklıkların üstündeki ağırlığı yanlardaki ayaklara intikal ettiren mimari unsur. Türkler, genellikle tepe kısmına doğru gittikçe belli bir kavisle daralıp sivrileşen kemerler yapmışlardır.

Kümbet: Selçuklular Dönemi’ne ait, kendine özgü yapısı olan anıt mezarlardır. Dört duvarının üstü kubbeyle örtülü olanlara türbe; duvarları silindir veya çokgen, çatıları onı veya piramit şeklinde olanlara ise kümbet denir.

DEVLET TEŞKİLATI

Türk devlet geleneğinin esasını oluşturan Selçuklu devlet teşkilatı Karahanlılar, Samanoğulları, Gazneliler ve Abbasilerin teşkilatından yararlanılarak oluşturulmuştur. Selçuklular Türk devlet geleneğinin temel özelliklerini bozmadan, İran ve Abbasi devlet yapısından faydalanmışlardır.

Hükümdar ve Egemenlik Anlayışı

İlk Türk devletlerinde görülen kut anlayışı, İslamiyet’in kabulünden sonra da devam etmiştir. Kut anlayışının gereği olarak ülke hanedan üyelerinin ortak malı sayılmıştır. Bu anlayış taht kavgalarını artırmıştır.

Töre ve müesseselerin tanıdığı haklarla devletin tek hakimi olan Selçuklu hükümdarları sultan unvanını kullanmışlardır. Sultan Türklerdeki hakan veya kağan batıdaki imparator kelimesinin karşılığıdır.

Selçuklularda sultan merkezde oturur, ülke toprakları hanedan mensuplarınca idare edilirdi. Merkeze bağlı beylik ve atabeylikler vardı.

Hükümdarlık Alametleri

Türklerde hükümdarlık yetkisini gösteren bazı semboller kullanılmıştır. Türk İslam devletlerinde en çok kullanılan hükümdarlık sembolleri şunlardır:

Tuğ: Birkaç tane at kuyruğunun bir araya getirilerek bir sırığın ucuna asılmasıyla yapılırdı. Türk hükümdarlarının dokuz tuğu olurdu.

Hutbe: Hükümdarın yönetimi altındaki ülkelerdeki camilerde cuma namazında hutbede adının anılmasıdır.

Saltanat çadırı (otağ): Hükümdarların sefere çıktıklarında oturdukları süslü çadırdır.

Çetr: Atlastan veya altın sırmalı kadifeden yapılan büyük bir şemsiyeye benzerdi. Hükümdarın başının üstünde tutulurdu.

Nevbet: Çeşitli müzik aletlerinden oluşan nevbet saray kapısında namaz vakitlerinden önce günde beş vakit çalınırdı.

Sancak: Kenarları saçaklı ve yazı işlemeli bir bayraktır.

Taht: Hükümdarın oturduğu süslü koltuktur.

Para (sikke) bastırmak: Hükümdarlar kendi adlarını taşıyan paralar bastırırlardı.

Tuğra çekmek: Resmi yazılara hükümdarın mührü basılırdı.

Atabeylik

Selçuklularla birlikte İslam dünyasına giren ve kendilerinden sonraki devletleri etkileyen kurumlardan biri de atabeyliktir.

Devlet, hanedan üyelerinin ortak malı olduğundan şehzadeler daha küçük yaşlarda eyaletlere melik olarak gönderiliyor; kendilerini iyi bir devlet adamı ve asker olarak yetiştirmek üzere onlara birer atabey tayin ediliyordu.

Şehzadeler büyüdükten sonra da onların veziri, komutanı veya danışmanı atabey olarak görevinde kalırdı. Atabeyler şehzadelerin devlet adamı olarak yetişmelerinde faydalı olmuşlar, ancak onları sultanlığa veya hkimiyetlerini genişletmeye kışkırtarak zararlı olmuşlardır.

UYARI: Atabeylerin hanedanın zayıfladığı dönemlerden itibaren Selçuklu ailesi üzerinde etkili olmaya başlamaları ve daha sonra kendi aile hakimiyetleri altında, bölgesel hükümetler kurmaları devletin parçalanma ve çöküşünde etkili olmuştur.

 

Hükümet

Türk İslam devletlerinde hükümdara Divan-ı Saltanat denilen bugünkü Bakanlar Kurulu ile benzer işlevlere sahip kurum yardımcı olmaktaydı. Divan’da devlete ait her türlü işler görüşülürdü.

Büyük Divan’a bağlı olarak çalışan başka divanlar da vardı:

Divan-ı istifa: Devletin mali işlerine bakardı. Başkanına müstevfi denirdi.

Divan-ı Arz: Ordunun ihtiyaçlarının karşılanması ve asker maaşlarının verilmesi başlıca göreviydi. Başkanına arzü’l ceyş veya emir-i ariz adı verilirdi.

Divan-ı Tuğra (inşa): Devletin iç ve dış yazışmalarını yürü tür, ferman ve beratlara hükümdarın imzası yerine geçen  tuğrayı çekerdi. Başkanına tuğrai denirdi.

Divan-ı İşraf: Askeri ve hukuki işler dışındaki her türlü devlet faaliyetlerini denetlerdi. Başkanına müşrif denirdi.

Niyabet-i Saltanat: Hükümdar başkentte olmadığı zamanlarda devlet işleri ile ilgilenen divandı. Bu makamda bulunan ve sultana vekalet eden kimseye naib adı verilirdi.

Divan-ı Mezalim: Ağır siyasi suçlar görüşülüp karara bağlanırdı.

Saray Teşkilatı

Sarayda sultanın ailesi ve maiyeti otururdu. Saray teşkilatı ve teşrifatçılık, önceleri Oğuz töresine göre yapılırken, sonraları İslami bir kimlik kazanmıştır.

Saray görevlilerinden bazıları şunlardır:

Emir-i Alem: Sultanın bayrağını, saltanat sancaklarını taşımak ve muhafaza etmekle görevliydi.

Emir-i Candar: Saray muhafızlarının başı olup, maiyetindeki hassa birlikleriyle sarayın ve sultanın emniyetini sağlamakla görevliydi.

Hacibül Hüccab: Sarayda, sultanla divanlar arasındaki irtibatı sağlardı. Hcibler, sultanın güvendiği kişiler arasından seçilirdi.

Emir-ı Çeşnigir: Sultanın yemeklerini hazırlayan ve sofra hizmetlerini yapan çeşnigirlerin amiriydi.

Şerabdar-ı Has: Sultanın şerbetlerini hazırlamakla, haftanın belirli günlerinde toplanan mecliste ve yemeklerde hizmetle görevliydi.

Serhenk: Törenlerde ve sultanın seyahatlerinde yol düzenini sağlardı.

Emir-i Ahur: Sultanın atlarının ve saraydaki diğer hayvanların bakımını yaptırırdı.

Emir-ı Silahdar: Merasimlerde sultanın silahlarını taşırdı ve silahhanedeki muhafızların amiriydi.

Emır-ı Meclis: Sultanın ziyafetlerini hazırlatıp teşrifatçılık yapardı.

 

ORDU TEŞKİLATI

Selçuklu ordusu dönemin en güçlü askeri birliklerinin başında geliyordu. Selçuklu ordu teşkilatı daha sonra kurulan Türk devletleri tarafından bazı değişikliklerle uygulanmıştır.

Selçuklu ordusunun gezici hastaneleri ve hamamları vardı. Orduda hafif silah olarak ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, sökü, bozdoğan da denilen topuz, gürz, balta, nacak, pala ve zırh kullanılırdı.

Ordunun silahları ülke içinden, en iyi malzeme kullanılarak, sanatında uzmanlaşmış ustalar tarafından üretilirdi.

Selçuklu Ordusunun Bölümleri

Hassa Askerleri

Sultana bağlı özel birliklerdir. Çeşitli Türk boylarından seçilmiş atlı birliklerden oluşan hassa askerleri devlet merkezini korurlar ve her an savaşa hazır olurlardı. Giderleri ikta gelirleri ile karşılanırdı.

Gulaman-ı Saray

Doğrudan sultana bağlı muhafız birlikleridir. Değişik ulusların çocukları küçük yaşta alınarak yetiştirilirdi. Maaşlı olan bu askerler hükümdarı korumakla görevliydiler.

Eyalet Askerleri

Melik ve eyaletlerdeki valilerin emrindeki askerlerdir. Tamamı atlı olan bu askerler ikta topraklarından elde edilen vergilerle yetiştirilirdi. Savaş zamanında orduya katılırlardı.

Türkmenler

Sınırlara yerleştirilen Türkmenler hem fetih hareketlerini yürütüyor hem de sınırları koruyorlardı. Sultan istediği takdirde savaş zamanında orduya katılıyorlardı.

 

Sipahiler

İkta topraklarından elde edilen gelirlerle oluşturulan bu askerler, ordunun en büyük bölümünü teşkil ediyordu.

Yardımcı Kuvvetler

Selçuklulara bağlı devlet ve beyliklerin savaş zamanında gönderdikleri askerlerdir. Gerek duyulduğu zamanlarda komşu uluslardan ücretli asker toplandığı da olurdu.

 

HUKUK SİSTEMİ

Türk – İslam devletlerinin hepsinde hukuk sistemi hemen hemen aynıydı. Türk töresi, İslami kurallar içinde yeniden gözden geçirilerek düzenlenmişti.

Hükümdar adalete önem verirdi. Divan-ı Mezalim hüküm darın başkanlığında haftanın belirli günlerinde toplanarak halkın şikâyetlerini dinlerdi. Divan-ı Mezalim’de kadıların kararlarına yapılan itirazlar görüşülür, siyasi suçlular devlet düzenini bozanlar yargılanırdı.

Türk devletlerinde şer’i ve örf’i olarak iki yargı bulunmaktaydı:

Örf’i Yargı

Başında Emir-i Dad (Adalet bakanı) bulunurdu. Vergiler, İkta sorunları, ticaret hayatına ait sorunlar ve askeri teşkilata ait sorunlar bu yargıya göre çözümlenirdi.

Şer’i Yargı

Kadı’ul-Kudat’ın başında bulunduğu şer’i yargı; ölüm, miras, hayır işleri, dini kurallar, boşanma ve evlenme gibi konulara bakardı.

Hükümdar adalete önem verirdi. Divan-ı Mezalim hükümdarın başkanlığında haftanın belirli günlerinde toplanarak halkın şikayetlerini dinlerdi. Divan-ı Mezalim’de kadıların kararlarına yapılan itirazlar görüşülür, siyasi suçlular ve devlet düzenini bozanlar yargılanırdı.

Adalet işlerinde görevli kişilerin atanmalarına ve verdikleri kararlara Divan-ı Saltanat veya diğer divanlar karışamazdı. Kadılar herhangi bir siyasi baskıya uğramaksızın görevlerini yürütürlerdi.

                YORUM: Bu durum yargı bağımsızlığına önem verildiğini göstermektedir.

SOSYAL HAYAT

İlk Türk devletlerinde olduğu gibi Türk – İslam devletlerinde de sosyal sınıf farklılıkları yoktu. Kanunlar önünde herkes eşitti. Sosyal yapı bu bakımdan Orta Çağ Avrupası’ndan ve kast sisteminin uygulandığı Hindistan’dan tamamen faklıydı.

Selçuklularda toplum, hanedan üyeleri başta olmak üzere yöneticiler ile yönetilen ahaliden meydana geliyordu. Hanedan ve devlet ileri gelenlerinin büyük yetkileri olmasına rağmen, şehirde ve köyde yaşayan halkın, kanun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Şer’i hükümleri karşısında herkes eşitti.

TOPRAK YÖNETİMİ

Köylü hür olup, toprağın hâs ve iktâ oluşuna göre hükümetin himayesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Mülk topraklar, veraset yoluyla çocuklara geçerdi.

Topraklar Selçuklularda üç temel  kısma ayrılmıştı:

1-Miri (devlete ait),

2-Mülk (şahıslara ait) ve

3-Vakıf (halkın sosyal ihtiyaçlarına ait) olarak üçe ayrılırdı.

1-Miri Arazi: Devlete ait topraklara miri arazi denirdi. Miri arazi üçe ayrılmıştı:

a-Has Toprakları: Hükümdar ve ailesine ait topraklardır. Hükümdar ve ailesinin masrafları karşılanırdı.

b-İkta Toprakları: Devlet memurlarına, komutanlara ve hassa ordusunun mensuplarına yaptıkları görev karşılığında maaş yerine bu toprakların vergi gelirleri verilirdi. İkta sahipleri bu gelirlerin bir kısmı ile asker beslemek zorundaydılar. Mülkiyeti devlete ait olan bu topraklar devlet memuru görevden alınınca yerine gelene verilirdi. Topraklar üç yıl üst üste ekilmezse köylünün elinden alınırdı.

İkta topraklarını halk ekip diker vergisini devlet yerine ikta sahiplerine verirdi. İkta sahipleri fazla vergi almaya kalkarsa, halk bu durumu sultana şikayet edebilirdi.

İkta Sisteminin Yararları

1• Devlet hazinesine yük olmadan savaşa hazır bir ordu oluşturulmuştur.

2• Üretimin sürekliliği sağlanmış, böylece ekonomi canlanmıştır.

3• Göçebe Türkmenlerin yerleşik hayata geçmeleri sağlanmıştır.

4• Devlet otoritesi ülkenin her tarafına yayılmıştır.

c-Haraci Topraklar: Müslüman olmayan halkın kullanımında bulunan topraklardı. Bu topraklardan haraç vergisi alınırdı.

2-MülkToprakları: Hükümdar tarafından komutan ya da devlet görevlilerine üstün hizmet karşılığında verilirdi. Mülk topraklar miras bırakılabilirdi.

3-Vakıf Toprakları: Gelirleri cami, medrese, imaret ve köprü gibi sosyal hayır kurumlarına bırakılan topraklardı.

EKONOMİK HAYAT

Selçukluların hakim olduğu Horasan, Iran, Irak, Anadolu ve Suriye ekonomik bakımdan en yüksek seviyeye çıkarak, milletler ve kıtalar arası ticarette köprü görevi görüyordu. Ülke içinde ve dışında, kıtalar ve milletlerarası ticareti emniyetle sağlayan yol ve kervansaraylar yapılmıştı.

Selçuklu ülkesinin her türlü tarım ürününün yetişmesine uygun iklime, coğrafi ve doğal zenginliklere sahip olması sayesinde ülkede bol mahsul yetişiyordu.

Ticaretin gelişmesi, gümrüklerin azlığı, üretimin bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu sebebiyle, Selçuklu ülkesinde zenginlik ve refah vardı.

YORUM: Selçuklular, ticaret alanında geliştirdikleri yeni modellerle birlikte şehir ve bölgeler arasında sermaye aktarımını kolaylaştırmışlardır. Bu dönemde kullanılan “Çek Yöntemi” para ekonomisindeki ileri düzeyi göstermektedir. Bu yöntem “çek” kelimesiyle birlikte Avrupa’ya aktarılmış ve modern bankacılığın bir yöntemi olarak bugüne kadar gelmiştir.

14. yüzyıl başında Fransa ve İngiltere krallıklarının bütçeleri ancak 3,5 – 4 milyon altın civarındaydı. Aynı dönemde Tebriz şehrinin bütçesi ise bu krallıklardan biri seviyesinde bulunuyordu.

Fütüvvet teşkilatı, esnafın kendi aralarında birleşerek kurdukları dini – iktisadi bir teşkilatlanmadır. Her zanaat kolu, bir onca teşkilatına bağlıydı. Loncalar, meslek ve erbabını kontrol altında tutardı. Bu teşkilat daha sonra Osmanlılara geçmiştir.

Şehirlerde esnaf ve tüccar mallarının alınıp satıldığı, tanıtıldığı pazarlar kurulurdu. Selçuklular, genellikle şeker ve değerli eşya alıp, at, halı, ipek ve maden satarlardı. Hayat pahalılığı, yok denecek kadar azdı.

UYARI: Selçuklularda 1056 ile 1113 yılları arasındaki elli yedi senelik fiyat yükselmesinin oranının toplamı yüzde onu geçmemiştir.

Türk İslam Devletlerinin Başlıca Gelirleri

•1-Öşür: Müslümanların yetiştirdikleri tarım ürünlerinden onda bir oranında alınan vergi

2-Haraç: Müslüman olmayanların arazilerinden ve ürünlerinden alınan vergi

3-Cizye: Müslüman olmayan yetişkin ve sağlam erkeklerden askerlik yapmadıkları için yılda bir kez alınan vergı

4-Savaşta elde edilen ganimetlerin beşte biri

5-Orman, tuzla ve maden işletmelerinden alınan vergi

6-Ticaretten alınan gümrük vergisi

7-Bağlı devletlerin gönderdikleri hediye ve vergiler

BİLİM VE EĞİTİM

Selçuklu devlet adamları bilimin gelişmesi için bütün imkanlarını seferber etmişti. Dini eğitim ve öğretimin yapıldığı medrese, tekke ve zaviyeler ülkenin her tarafında yaygındı.

Selçuklular Dönemi’nde, rasathaneler kurularak gök cisimlerinin hareketleri izlenmiş ve Celali takvim hazırlanmıştır. Matematik ve astronomi alanlarında Ömer Hayyam, Muhammed Beyhaki, Ebü’l-Muzaffer İsferayini, Vasiti, Ahmed Tüsi ve daha pek çok alim yetişip değerli eserler vermişlerdir. 3. yüzyılda İslam ülkelerindeki Moğol tahribatı sebebiyle bunlardan faydalanma imkânı büyük ölçüde kaybolmuştur.

Selçuklu sultan ve devlet adamlarının desteğiyle önemli edebiyatçı ve şairler yetişmiştir. Selçuklu sarayında, devlet kurumlarında ve edebi eserlerde genellikle Farsça, medrese çevrelerinde Arapça, Selçuklu hanedanı ile Türkmenler arasında ve orduda da Türkçe konuşulup yazılırdı. Selçuklularda Farsça ve Arapçaya ağırlık verilmesi Türkçenin gelişimini yavaşlatmıştır.

 

                                          Selçuklu Medreseleri

İslam dünyasında Hz. Peygamberin uygulamaları ile başlayan bilim alanındaki kurumsallaşma, Selçuklular Dönemi’nde yeni bir boyut kazanmıştır. Selçuklular, İslami ilimlerin yanı sıra zamanın fen bilimlerinin de öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, üniversite niteliğinde büyük medreseler yaptırmışlardır.

İlk Selçuklu medresesi Tuğrul Bey tarafından Nişabur’da açılmıştır. Alp Arslan döneminde Nizamülmülk tarafından açılan Bağdat’taki Nizamiye Medresesi eğitim alanında en gelişmiş kurumdu. Nizamiye Medresesi dünyanın il üniversitesi kabul edilmektedir. Bu medresenin İsfahan, Nişabur, Belh, Herat ve Basra’da da benzerleri vardı.

Medreselerde, uzmanlarca okutulan matematik, astronomi, geometri, cebir, fizik, kimya alanlarında önemli bilginler yetişmiştir. En tanınmış bilgin ve düşünce adamları müderris denilen eğitimciler olarak göreve alınmış, sadece müderrisler değil, öğrenciler de maaşa bağlanmıştır.

UYARI: Medreseler dönemin kültür ve sanat anlayışını etkilediği gibi, toplumsal yapısına da yön vermiştir. Medreseler uygulamış olduğu eğitim öğretim programıyla bir taraftan bilim ve sanat adamları yetiştirirken diğer taraftan da Batıni hareketine karşı toplumu bilinçlendiriyordu.

 

SELÇUKLU BÜTÇESİNDE EĞİTİME AYRILAN PAY

Melikşah tahta geçtikten sonra Divan toplantısında her kurumun kendi bütçesini yapmasını istedi. Çalışmalar başladı. Gelirler toplandı, giderler hesaplandı. Nihayet bütçeler Sultan Melikşaha arz edildi.

Melikşah, hepsini tek tek inceledikten sonra: “Görüyoruz ki bütçemizde yoksullara, muhtaçlara, yetimlere, dervişlere, ilim tahsil edenlere, sanatkarlara pek bir şey ayırmamışsınız. Bu saydıklarımız için bütçeye üçyüz bin altın konsun.” Dedi Bu emir, zamanın Harbiye Nazırı’nı rahatsız etti. Sultanın ettiği meblağ, neredeyse tüm askeri harcamalara eşitti. Ona göre devletin genişleyip büyümesinde, korunup yükselmesinde savaşlarda zafer kazanıp ganimet toplanma en büyük pay, alimlerin, dervişlerin, yetimlerin, sanatkarların değil, ordunundu. Sultan Melikşah orduyu medrese mollalarıyla bir tutuyordu. Daha fazla dayanamadı: “Bu miktar para ordunun bütçesine eklenirse, Bizansın surlarını dahi aşarız!” dedi.

Sultan Melikşah: “Yanlışın var!” diye cevap verdi, “Biz şimdiye kadar alimleri, fakirleri, dervişleri, yetimleri, muhtaçları gözetmeseydik, ordumuz değil yeni beldeler fethetmek, başkentimizi bile korumaktan aciz kalırdı.”

Hepsini tek tek süzdükten sonra devam etti: “Biz memleketleri, kılıçtan evvel, yoksul takımı ve derviş-molla kısmının dualarıyla fethederiz. ‘Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu?’ buyuran Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki bütçemizde yapılan en hayırlı yatırım budur.”

Nizamül Mülk’e döndü: ‘Söylediklerim yanlış mı vezirim.”

Baba yadigarı şanlı vezir hayran hayran Melikşah’a bakıyordu: “Hayır Sultanım, çok doru söylediniz. Askerlerinizin okları bir  milden öteye geçmezken, Nizamiye Medreselerinde yetişen manevi ordunun duaları Arş’a ulaşıyor. Selçuklu Devleti ikisinin sayesinde gelişecektir.”

 

 

MİMARLIK VE SANAT

Selçuklularda saray, medrese, cami, mescit, türbe, kümbet, kervansaray, ribat, han, çarşı, hastane, kaplıca, hamam, çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersaneler ve diğer sosyal, sivil ve askeri eserler belli başlı mimari eserleri oluşturur.

Selçuklu mimari ve sanat eserlerinin Çoğu birer şaheserdir. Batınilerin ve Moğolların tahribatına rağmen ayakta kalabilenler, uzmanlarınca hala hayranlıkla incelenmektedir.

İlk Büyük Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey’in defnedildiği, Rey’deki Künbed-i Tuğrul ile, İsfahan, Hemedan ve Merv’de diğer sultanlara ait muhteşem türbeler Selçuklu mimarisinin önemli eserlerindendir.

Kitabe, hat, tezhip, süsleme, minyatür, çini, hali, kilim ve seccadeler ise Selçuklu eserlerine ayrı bir zenginlik kazandırır. Çadır şeklinde yapılan kubbeler de Selçuklu mimari eserlerinin bir özelliğidir.

Selçuklular, Merv, Rey, İsfehan, Hemedan, Bağdat ve Nişabur’da muhteşem saraylar ve camiler de inşa etmişlerdir.

YORUM: Bağdat’ta İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye ve Necef’te Hazret-i Ali’ye ait türbe ve külliyelerin Sultan Melikşah tarafından yapılması, Selçukluların Sahabe-i Kiram, Ehl-i Beyt ve alimlere saygılarının bir göstergesidir.

 

ÖLÇME – DEĞERLENDİRME VE ÜNİTE TARAMA TESTİ YAPILACAKTIR.

REKLAMS

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
İsminiz