Uluslararası ilişkiler Ders Notları

0
14544

Uluslararası ilişkiler Derslerine Girmesemde Zaman zaman lazım oluyor diyerek arkadaşlar talepte bulunuyorlardı. Bu sebeple Tülay GÜNEŞ Öğretmenimiz tarafından gönderilen Uluslararası ilişkiler DErs Notlarını aşağıda paylaşıyorum isterseniz aşağıdan kopyala yapıştır yaparak alabilir isterseniz dosya olarak indirebilirsiniz.

 

Uluslararası ilişkiler Ders Notlarını İNDİR>>>>>>

ULUSLAR ARASI İLİŞKİLERE GİRİŞ

A-     ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE TEMEL KAVRAMLAR

Uluslararası: Bu kavram ilk defa 18. Yüzyılın sonlarına doğru kullanılmaya başlanmıştır. İlk başlarda egemen devletlerin (kişi ya da küçük bir gurup) aralarındaki ilişkileri ifade etmek için kullanılmaktaydı. 20. Yüzyılın başından itibaren, hükümetler veya çeşitli guruplar arasında artarak devam eden ilişkiler (ticaret, tarım, turizm, sağlık, eğitim, spor, bilim, sanat vb.) uluslararası kavramının anlamını genişletmiştir.

Uluslararası İlişkiler: Uluslararası İlişkilere yüklenen anlam, “Uluslararası” kavramı ile paralellik göstermektedir. Yani devlet ve devlet dışı (uluslararası örgütler, sivil toplum örgütleri, firmalar, terör örgütleri, halk) aktörleri de dahil ederek, bunlar arasındaki tüm ilişkileri kapsayan bir kavram olarak görülebileceği gibi, sadece devletler arasındaki ilişkileri ifade eden bir kavram olarak da görülebilir.

Uluslararası Politika: Yine “Uluslararası” kavramının tanımından hareket ederek uluslararası politikanın iki farklı anlamından uluslararası ilişkiler dersi notlarıbahsedebiliriz. Uluslararası denildiğinde buradaki uluslar ifadesi sadece devlet olarak kabul edilirse, uluslararası politika devletler arasındaki siyasal etkileşim olarak değerlendirilebilir. Günümüzde uluslararası politika, devlet ve devlet dışı tüm aktörlerin arasındaki siyasal etkileşimi ifade etmektedir.

Bazı durumlarda siyasal ilişkilerin yanında, ekonomik, ticari, askeri, kültürel ilişkileri ifade eden uluslararası ilişkiler ile uluslararası politika kavramlarının anlamları örtüşebilir. Örneğin: 1999 Marmara Depremi sırasında Türkiye – Yunanistan arasında kurulan ilişkiler, sonraki süreçte iki ülke arasında düşmanca olan ilişkileri büyük ölçüde değiştirmiştir. Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL’ün Avrupa Şampiyonası için mücadele eden Türk ve Ermeni futbol takımlarının karşılaşmasını izlemek için Erivan’a gitmesi, Ermenistan ile Türkiye arasındaki siyasal ilişkilerin değişmesini sağlamıştır.

Dolayısıyla bazen siyasal ilişkiler ekonomik ve toplumsal ilişkilere yol açar, bazen de tersi olur.

Dış Politika: Bir devletin diğer devletlere veya devletler gurubuna ya da bölgeye dönük siyasal tutumunun adıdır ve devletin resmi organları tarafından yürütülen bir süreçtir. Dış politika, olaylara bir devletin amaçları, hedefleri ve davranışları açısından bakar ve bir devletin diğer devletlere karşı tutumunu inceler. Örneğin: Türkiye’nin Kıbrıs ve Orta Doğu politikası, ABD’nin Irak politikası vb.

Uluslararası Politika ile İç Politika Arasındaki Fark:

·         İç politikada mücadele ve işbirliğini düzenleyen belli kurallar bulunur.

·         Uluslararası politikada işbirliği ve çatışmayı düzenleyen kesin ve belirgin kurallar yoktur. Var olan kuralların da etkin bir yaptırım gücü yoktur.

·         İç politikada merkezi bir otorite bulunur.

·         Dış politikada işbirliği ve koordineyi sağlayan bir üst otorite bulunmamaktadır.

Diplomasi Tarihi: Uluslararası ilişkiler, sadece günümüzde meydana gelen olayları incelemekle kalmaz, geçmişte yaşanan ilişkileri de ele alır. Diplomasi tarihi olamadan devletlerin politikalarını, anlaşmazlık veya işbirliğini anlamak mümkün olmazdı. Diplomasi tarihinin, tarih biliminden farkı devletler arasındaki ilişkilerin kronolojik bir anlatımdan ibaret olmaması, ilişkilerin iç ve dış nedenlerini dikkate alması, gerektiğinde karşılaştırmalı analiz yöntemlerini de kullanmasıdır.

Diplomasi tarihi bazen iki ülke arasında uluslararası ilişkinin gelişme tarihini de ifade etmek amacıyla kullanılır.

Uluslararası Ekonomi: Devletler arasındaki iktisadi, mali ve ticari ilişkileri bütün boyutlarıyla ele alan bilimdir. Uluslararası ekonomi devletlerin yanında uluslararası örgütler, uluslararası şirketler ve finans kurumlarının faaliyetleri ile bu faaliyetleri düzenleyen kurallar bütününü de kapsamına alır. Örnek: OECD, OPEC ve APEC gibi uluslararası örgütlerin faaliyetleri ve bu örgütlerin işleyişini denetleyen Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ).

Uluslararası Hukuk: Devletlere, uluslar arası örgütlere, devlet niteliği kazanmamış örgütlenmiş topluluklara ve uluslar arası toplumun bütününü ilgilendiren bireylere ilişkin durumlarda doğrudan bireye uygulanan kurallar bütünüdür. Uluslararası Hukuk’un Kaynakları:

·         Antlaşmalar ve sözleşmeler: Devletler arasında imzalanan antlaşmalar, gerektiği gibi imzalandığı ve onaylandığı takdirde taraf olan devletleri bağlar.

·         Teamül Kuralları: Belli bir konuda teamül haline gelmiş uygulamalardır. Bir uygulamanın teamül haline gelebilmesi için:

–          Genel, sürekli ve tutarlı olması ve uzunca bir zaman devam etmesi.

–          Uygulamaların hukukun gereklerine uygun olması gerekir.

·         Hukukun genel ilkeleri:

–          Hem ulusal hem de uluslararası hukukta uygulanan genel ilkeler. (Ahde vefa, hakkın kötüye kullanılmaması, iyi niyet gibi)

–          Sadece uluslararası hukukta uygulanan kurallar.

·         İctihad kararları: Aynı konuda daha önceki mahkeme kararları gibi.

·         Doktrin: Yazarların görüşleri

B – ULUSLAR ARASI İLİŞKİLERDE TEMEL YAKLAŞIMLAR

1-      REALİZM:

 

Bu akımın belirlediği prensiplere göre, temelde insan doğasının özü bencil, güç ve iktidar hırsıyla hareket eden ve kendi çıkarları peşinde koşan varlıklar şeklindedir. Uluslar da bireyler gibi çıkarları peşinde koşar. Ulusal çıkar ile güç (askeri güç) arasında önemli bir ilişki vardır. Devlet adamları, kendi uluslarının çıkarlarını savunurken ülkelerinin güçlerini temel alarak hareket etmelidir. Böylece, uluslar ancak güçleriyle orantılı olarak ulusal çıkarlarını savunabilir sonucu ortaya çıkar. Uluslar, çıkarlarını güçleriyle uyumlu hale getirirlerse, ulusal hedeflerini sahip oldukları kaynaklarıyla en iyi şekilde gerçekleştirme, maksimize etme imkânı elde ederler.

 

2-      ÇOĞULCULUK:

Bireyler eşit yaratılmıştır, yaşama, özgür olma ve mutlu olma gibi doğuştan dokunulmaz haklara sahiptir. Birey bu haklarını güvence altına alması için devleti oluşturmuştur ve devlet gücünü yönettiği bireyden alır. Sorunların ancak işbirliği ile çözülebileceğine inanılır. Devlet kendi iyiliği için değil, halkın iyiliği için çalışır.

3-      İDEALİZM:

Barışa dayalı bir dünya düzeni oluşturmayı hedefler. Bireyler temelde rasyonel ve iyidirler. Dolayısıyla, savaşlar devletlerin mutlakıyetçi, otoriter biçimde örgütlenmelerinden meydana gelir. Savaşların önlenmesi etkin katılımcı küresel sistemler kurularak sağlanabilir.

ULUSLAR ARASI İLİŞKİLERİN AKTÖRLERİ

Uluslar arası ilişkilerde, bağımsız karar alabilme ve bağımsız hareket edebilme kabiliyetine sahip ve diğer aktörleri etkileyebilen siyasal birimlere aktör adı verilmektedir. Uluslar arası ilişkilerde en önemli aktör devletlerdir. Çünkü bağımsız hareket edebilen ve karar alabilen tek siyasal birim bunlardır.

A – BİREYLER

Birey siyasal ilişkilerde süreci ve ilişkilerin yönünün belirlenmesinde oynadığı rol oldukça önemlidir. Örneğin: Filistin mücadelesine damgasını vuran Yaser ARAFAT’ın ölümüyle el-fetih’in ve FKÖ’nün dağılma sürecine girmesi ve yerine gelen liderlerin onun yerini dolduramaması bireylerin önemine işaret etmektedir.

B – ULUSAL BASKI VE ÇIKAR GURUPLARI

Bunlar hükümet mekanizması dışında yer alan sivil toplum örgütleri veya örgütlü çıkar guruplarıdır. Kamuoyunu harekete geçirerek dış politikayı etkilemeye çalışırlar. Çıkar gurubunun bir baskı gurubu sayılabilmesi için siyasal süreci etkileme faaliyetinde bulunması gerekmektedir. Meslek kuruluşları, sendikalar, medya kuruluşları, gönüllü kuruluşlar ve düşünce örgütleri bu guruplara örnek verilebilir. En çok kullandıkları yöntemler: gazete, dergi ya da kitap yayınlama, kitle iletişim araçları ile görüş açıklama, davetler, mitingler, iş yavaşlatma eylemi, grev veya lokavt eylemleri sık sık kullanılan yöntemlerdir.

Baskı gurupları çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir. Örgütlü olup olmamalarına göre veya amaçlarına göre sınıflandırılabilir. Amaçlarına göre sınıflandırıldığında:

–          Ekonomik amaçlı baskı gurupları: TÜRK – İŞ, DİSK, HAK-İŞ, İSO, İTO, TOBB, Türkiye Genç İşadamları Derneği, Doğan Holding, Enka Holding, Koç Holding, Sabancı Holding vb.

–          Ekonomik amaçlı olmayan baskı gurupları: etnik guruplar ve bunların örgütlenmeleri, Aile Planlaması Derneği, İnsan Hakları Derneği, Türkiye Mühendisler ve Mimarlar Odası vb.

Şeklinde ikiye ayrılması mümkündür.

C – DEVLETLER

            Geleneksel yaklaşıma göre ulusal devlet, uluslar arası politikanın temel aktörüdür ve uluslar arası politikadan devletler arasında resmi organlar aracılığıyla yürütülen siyasal ilişkiler anlaşılmaktadır. Bu akış açısına göre, uluslar arası politika devletler arasında gerçekleşen bir siyasal faaliyettir. Nasıl ki uluslar arası hukukun muhatabı devletlerdir, uluslar arası politikanın da muhatabı ve öğeleri devletlerdir.

D – ULUSLARARASI ÖRGÜTLER

İki veya çok daha fazla devletin bir araya gelerek imzaladıkları bir anlaşmaya dayanarak kurulan ve muhatapları yalnız devletler olan örgütlerdir. Bunlar devletlerin siyasal, ekonomik, askeri, kültürel ve toplumsal konularda işbirliği gereksiniminden doğmuştur.

                Uluslar arası örgütleri iki farklı şekilde sınıflandırmak mümkündür. Bunlardan birisi; coğrafya kriterine göre, diğeri ise amaçlarına göre yapılan sınıflandırmadır.

Amaçlarına Göre Örgütler:

–          Sosyal amaçlı örgütler: WHO, UNICEF, UNESCO, ICAO, ILO, UNDP, UNEP, UNFPA

–          Askeri amaçlı örgütler: NATO, BAB, VP, CENTO ve SEATO

–          Ekonomik amaçlı örgütler: IMF, GATT, OECD, ECO, OPEC, EFTA, LAFTA, NAFTA, AET, APEC

–          Çok amaçlı örgütler: Bazı örgütler birden çok amacı gerçekleştirmek için kurulmuştur. AB, BM, AGİT, Avrupa Konseyi, İslam Konferansı örgütü, Arap Birliği gibi.

E – ULUSLARAŞIRI ÖRGÜTLER

1 – Uluslar arası Hükümet Dışı Örgütler: Hükümet dışı örgütler, esas itibariyle devletin düzenlemediği ve denetimi dışında kalan alanlarda benzer çıkarları paylaşan kişi ve gurupların bir takım ekonomik, sosyal ve siyasal amaçlarını kendi imkanlarıyla gerçekleştirmek istemelerinden ortaya çıkmışlardır.  Bu durum etnik, dini, kültürel ekonomik, ticari, mali, eğitim, turizm ve spor gibi birçok alanda kendini göstermektedir. Bunlar devletler arasında yapılan antlaşmalar ile kurulmazlar. Örnek: Uluslararası Olimpiyat Komitesi, Dünya Siyonist Teşkilatı, Dünya Kiliseler Birliği, Uluslararası Af örgütü, Uluslararası Lion Kulüpleri bunlardan birkaçıdır.

2 – Çok Uluslu Şirketler: Faaliyetleri ülke sınırlarını aşan ve birden fazla ülkede üretim ve yatırım faaliyetlerini sürdüren şirketlerdir. Bunların amaçları görünüşte ekonomik olmakla beraber uluslararası sisteme ve güç mücadelesine yaptıkları etki ile ekonomik amacın ötesinde bir güce sahip oldukları ortaya çıkar. Bu gün çok ululu şirketler,  kendi ülkelerinin dış işleri bakanlığı aracılığıyla diğer ülkelerin dış işleri bakanlığı ile doğrudan ilişkiye geçebilmektedirler. General Motors, General Electric, IBM, Exxon-Mobil, Shell, BP, Unilever ve Ford Motor gibi.

                Bunların yıllık ortalama satışları pek çok devletin dış satımını geçmektedir.

DIŞ POLİTİKAYI BELİRLEYEN FAKTÖRLER

A – İÇSEL FAKTÖRLER

1-      SİYASAL SİSTEM VE YÖNETİM ŞEKLİ:

 

Devletler, bireyin siyasal sürece katılımına izin verdiği ölçüde otoriter ve demokratik sistemler olarak ikiye ayrılır. Otoriter sistemler:

–          Komünist ve sosyalist sistemler

–          Askeri otoriter rejimler

–          Monarşiler olarak üçe ayrılır.

Demokratik sistemler gelişmiş ve az gelişmiş olarak sınıflandırılabilir.

Devlet ve hükümet başkanlarının karar alma sürecinde etkinliği ve kullandığı yetkiler, ülkenin siyasal rejimine göre farklılık gösterir. Demokratik sistemlerde yöneticiler seçmene karşı sorumluluk taşıdıkları için kamuoyu baskısını üzerlerinde daha fazla hissederler. Karar verirken ulusal çıkarlar ile halkın talepleri arasında denge kumaya çalışırlar.

Ayrıca devletler siyasal karar verme yetkisinin, merkezi ya da yerel organlar tarafından kullanılışına göre de farklılık gösterirler.

Konfederal yapılarda merkezi organların yetkileri daha az iken, konfederal yapıyı oluşturan organların yetkileri daha geniştir. Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) böyle bir yapıya sahiptir. Bağımsızlığını kazanmış olan Sovyet Cumhuriyetleri BDT içinde olsalar da kendileriyle ilgili savunma, dış politika ve ekonomik kararları kendileri vermektedirler.

Federal yapılarda ise siyasal karar alma yetkisinin bir kısmı yerel otoritelere (eyaletlere) devredilmekle beraber merkezi organlar daha fazla yetki kullanırlar.  ABD, Almanya ve Rusya örnek gösterilebilir.

Üniter yapılarda ise hemen bütün karalar merkezi organlar tarafından verilmekte ve bütün yetkiler merkezi organlar tarafından kullanılmaktadır. Yerel organlara ise merkezi organlar tarafından alınan kararların uygulanması kalmaktadır. Türkiye, İtalya, Yunanistan, Japonya ve Fransa gibi birçok ülke üniter yapıya sahiptir.

Konfederasyon/Konfederal Yapı: Birden fazla siyasal birimin (devletin) kendi egemenliklerini koruyarak birleşmeleri durumunda ortaya çıkan yeni birliğe konfederasyon denir.

Türkiye de ise parlamenter rejimlere uygun olarak cumhurbaşkanı parlamento tarafından seçilmektedir. Cumhurbaşkanı seçilebilme şartları:

–          Türk Vatandaşı olmak

–          40 yaşını bitirmiş olmak

–          Yüksek öğrenim yapmış olmak

–          Taksirli suçları işlememiş olmak

Ülkemizde cumhurbaşkanı 5 yıl için seçilir. Üst üste iki defa seçilebilme hakkına sahiptir.

Cumhurbaşkanının görevleri:

–          Kanunları yayınlamak

–          Kanunları tekrar görüşmek üzere meclise geri göndermek

–          Seçimlerde en fazla oy alan siyasi parti liderine hükümeti kurma görevi vermek

–          Oluşturulan kabineyi onaylamak

–          Yabancı ülkelere büyükelçi atamak

–          Yabancı büyükelçileri kabul etmek

–          Antlaşmaları onaylamak ve yayımlamak

–          TBMM adına silahlı kuvvetlerin Başkomutanlığını temsil etmek

–          Yasama organını toplantıya çağırmak

–          Anayasa değişiklikleri ile ilgili kanunları gerekli gördüğünde referanduma sunmak

–          Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek

–          Milli Güvenlik Kuruluna başkanlık etmek

–          Sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edilmesine karar vermek

–          Kanun hükmünde kararname çıkarmak

–          YÖK başkanını, Üniversite Rektörlerini seçmek

–          Anayasa Mahkemesinin boşalan üyeliklerinin yerine yeni üyeleri seçmek

–          Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını ve Askeri Yargıtay üyelerini seçmek

 

2-      YASAMA:

 

Meclis, tüm ülkeler için geçerli olan yasama, yürütme ve yargı güçlerinden biridir. Bazı otoriter sistemlerde parlamento seçim yerine atamayla oluşabilir. Daha ziyade geleneksel monarşilerde veya askeri yönetimlerde durum böyledir ve yasama organı göstermelik bir işleve sahiptir. Diğer bazı ülkelerde (özellikle faşist ve sosyalist ülkelerde) seçime sadece bir partinin girmesine izin verilir.

                Demokratik ülkelerde ise yasama organı (Türkiye’de TBMM) en az iki partinin katılımıyla yapılan serbest seçimler sonunda oluşur. Bu nedenle demokratik ülkelerin tümü için demokratik parlamenter sistemler kavramı kullanılır.

                Demokratik ülkelerin parlamentoları baskı gurupları ve kamuoyunun tepkisine duyarlı davranırken, demokratik olmayan ülkelerde milletvekilleri böyle bir sorumluluk duymayabilir ve yasama yetki ve sorumluluklarını bu çerçevede sürdürebilirler.

Başkanlık sistemlerinde (ABD gibi) Başkan ve parlamento ayrı seçim süreçleri sonunda seçildiği ve parti yönetimleri bulunmadığı için parlamentonun hükümetin denetiminde olması söz konusu değildir. Böylece yasama görevi daha bağımsız bir şekilde yürütülür.

Türkiye’de 25 yaşını bitirmiş her Türk vatandaşı milletvekili seçilebilir. TBMM, 5 yıllığına seçilen 550 milletvekilinden oluşur. Her partinin meclise girebilmek için, %10’luk ülke barajını aşması gerekir.

 

TBMM’nin Görevleri:

–          Savaş ilanına karar vermek

–          Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına izin vermek

–          Uluslar arası antlaşmaların yürürlüğe konulmasına karar vermek

–          TBMM, hükümeti güvensizlik (gensoruyla) düşürebilir. Ayrıca kurulan her hükümetin meclisten güvenoyu alması gerekir.

 

3-      HÜKÜMET:

Hükümet adı verilen kurum yürütmeyi temsil eder ve bazen başkan ve kabineden, bazen de başbakan ve kabineden oluşur. Bazen de yarı başkanlık sistemlerinde olduğu gibi bu ikisinin karması şeklinde olabilir. Sonuçta hükümetin farklı birimleri iç ve dış politikalar konusunda farklı görüş içinde olabilir. Örneğin: çalışanlarının ve memurlarının ücretlerinin iyileştirilmesini isteyen her bakanlık bu konuda Maliye Bakanlığı ile çatışabilir. Ancak bu demokratik ülkelere özgü bir durum olup, kararların tek bir kişi tarafından alındığı yönetim biçimlerinde bu duruma rastlanmayabilir.

4- DIŞ İŞLERİ BAKANLIĞI: 

Dış politika ve ulusal güvenliğin temel unsurları hükümet tarafından belirlense de, bu esaslar doğrultusunda bakanlık içinde de kararlar alınabilmektedir. Ülkemizin dışişleri köklü Osmanlı geleneği üzerine kurulmuştur. İlk büyükelçilik III. Selim döneminde 1793 yılında Londra’da açılmıştır. 1945 ten sonrada giderek yaygınlaşmıştır.

5- ULUSAL KAMUOYU:

                Kamuoyu genel olarak bir ülkede yaşayan halkın kanaatlerini ifade eder. Ancak çoğu zaman kamuoyunun halkın görüşü olmaktan ziyade sınırlı sayıda ki kanaat önderlerinin görüşleri olduğunu görmekteyiz. Bunlar sırayla:

–          Ekonomik seçkinler

–          Siyasal ve hükümetsel zenginler

–          Kitle haberleşme seçkinleri

–          Yerel kanaat önderleri (kitle iletişim araçlarına ve dış politikaya yakın ilgi duyan % 5 – 10’luk kısım)

–          Halk yığını

Etkileşimin yönü ilk dört düzeyden aşağı doğru gerçekleşmektedir.

6- ULUSAL GÜÇ UNSURLARI:

a)                  Askeri Güç: Devletin temel amacı hayatta kalmak mümkünse gücü arttırıp üstünlük sağlamaktır. Bu durumda askeri güç gücün en önemli unsurudur. Sayı, nitelik ve teknolojik bakımdan iyi donanımlı bir ordunun varlığı son derece önem taşımaktadır.

b)                 Coğrafi Güç: Ülkenin jeopolitik konumu (önemli yollar, denizleri, akarsuları, gölleri, ormanları, yer altı kaynakları, dağlarla çevrili olması, ada ülkesi olması vb.)  ve ülkenin alansal genişliği ülkenin bazı avantajlara sahip olmasını sağlayabilir. Ülkenin konumu dış politika üzerinde de etkilidir. Örneğin II. Dünya Savaşı sonrasında soğuk savaşın en şiddetli yaşandığı bölgede bulunana ülkemiz NATO’ya üye olmak zorunda kalmıştır. Eğer ülkemiz Afrika kıtasının orta veya güneyinde bulunuyor olsaydı izleyeceği dış politika ve öncelikleri farklı olurdu.

Yarı başkanlık: Başkanlık sistemi ile parlamenter sistem karışımı bir uygulamadır. Fransa’ nın yönetim biçimi en iyi örnektir. Ülkede hem cumhurbaşkanı hem başbakan bulunur, fakat esas yetki cumhurbaşkanında toplanmış olup başbakanın yetkileri oldukça azdır.

 

c)                  Ekonomik Güç: Ülkenin sahip olduğu ekonomik kaynaklar; yer altı kaynakları – özellikle günümüzde petrol, doğal gaz ve nükleer enerji kaynakları (Uranyum ve Toryum) –  tarım toprakları, iç ve dış ticaret hacmi, milli gelir düzeyi vb. kapasitenin büyüklüğü dış politikasını etkilemektedir. Bu arada var olan kaynakların işlenebilmesi de (endüstriyel durum) önem taşır. Örneğin Kongo’nun Uranyuma sahip olması ile ABD veya İngiltere’nin sahip olması aynı şey değildir.

d)                 Nüfus: Ülkelerin ekonomik kalkınmalarının sağlanmasında, büyük ordular kurabilmelerinde nüfusun önemi büyüktür. Ancak gelişen teknolojiyle birlikte günümüzde nüfusun kalitesi ön plana çıkmaya başlamıştır.

B – DIŞSAL FAKTÖRLER

1- ULUSLARARASI SİYASAL SİSTEM:

                Uluslararası sitem; devlet ve devletlerin kurduğu örgütler arasında düzenli ve devamlı olan, birinde meydana gelen değişikliğin diğerini de etkilediği bir sitemdir. Tarihsel deneyimlere bakıldığında dört farklı şekilde ortaya çıktığı görülür.

                a) Tek Kutuplu Sistem: İmparatorluk sistemi de denilir. Tek bir egemen gücün etrafında toplanan devletler ve siyasal otoriteler vardır.

                b) Güç Dengesi sistemi: Güçlerinin yaklaşık olarak eşit olduğu varsayılan ve bir birlerine karşı açık bir üstünlükleri olmayan üç büyük devletin bulunması gerekir.

                c) İki Kutuplu Sistem: Devletler iki blok etrafında toplanmıştır. ABD ve SSCB Blok önderleri – NATO ve VP blokların örgütleri olarak ortaya çıkmıştı. 1990 – 91 yılları arasında Doğu Bloğunun dağılmasıyla sona ermiştir. Kendi içerisinde sıkı yada gevşek iki kutuplu sistem olarak ikiye ayrılır.  Sıkı iki kutuplu sistemde aktör sayısı daha azdır ve bütün aktörler bloklardan birine üyedir ya da taraftardır. Gevşek iki kutuplu sistemlerin en büyük özelliği ise; blokların hiyerarşik yapısının daha zayıf olmasıdır. (Hindistan, Gana, Endonezya, Mısır gibi bağlantısız ülkeler buna en güzel örnektir)

                d) Çok Kutuplu Sistem: Bu tür sistemler ikiden daha fazla bloklaşmanın ya da koalisyonun söz konusu olduğu sistemlerdir.

                Günümüzde blokların olmadığı, kendi başına bağımsız hareket edebilen ülkelerin ortaya çıktığı Bloksuz Sistem meydana gelmektedir.

2- DÜNYA KAMUOYU:

                Gerek dünya gerekse ulusal anlamda kamuoyu oluşumunu saplayan kanı önderleri adı verilen kişi veya guruplar vardır. Bunlar politikacılar (Obama, Bush ve bürokratları vb.), yayın kuruluşları (CNN, BBC, Le-Monde, NewsWeek), uluslar arası örgütlerin yöneticileri (IMF, BM, NATO vb.) ve özel finans kurumları ve şirketler (HP, Citibank, Microsoft, Apple vb.) olabilmektedir.

3- ULUSLARARASI HUKUK:

                Devletlerin dış politikalarının çerçevesini çizen ve onları belli ölçülerde sınırlandıran hukuksal kurallar da bulunmaktadır.

 

 

DEVLETLERİN DIŞ POLİTİKA AMAÇLARI VE ARAÇLARI

A- DEVLETLERİN DIŞ POLİTİKA AMAÇLARI

1- GÜVENLİK AMACI:

                Devletlerin dış politika amaçlarından en önemli olanıdır. Çünkü bir devletin temel amacı var olmaktır. Güvenliğe yönelik tehditler bazen iç, bazen de dış tehditler olabilir. Devletlerin amacı halkının hak ve hürriyetlerini başka ülkelere karşı korumak ve özgürlüklerini kullanabilecekleri ortamları sağlamaktır. Bunun içinde diğer devletlerin karşısında güçlü olması ve varlığını sürdürmesi gerekmektedir.

2- REFAH AMACI:

                Kendi halkına refah sağlayamayan hükümetler ile halkın arasındaki bağ bir süre sonra yok olur ve halkın fedakârlık duygusu azalır. Dışarıya karşı bir ülkenin zayıf, aç ve sefil görünümü, birlik ve beraberlik görüntüsü yaratmayacağından ülke iç ve dış tehditlere açık hale gelecektir. (SSCB bu yüzden dağılmıştır. Günümüzde Hindistan, Pakistan ve İran güvenlik ile ilgili harcamaları abartarak, halkın refahını geri planda tutmaktadır)

3- SAYGINLIK:

                Ülkelerin bazen gücü arttırma, bazen gücünü koruma, bazen de gücü gösterme şeklindeki çabaları prestij ve saygınlık kazanmak için kullandıkları yöntemlerdir. Örneğin: Fotoğrafta ön sırada olmak, arabulucu olmak, askeri ve ekonomik alanlarda elde edilen başarılar, uzaya füze ve uydu göndermek vb.

4- ÖZERKLİK:

                Bir ülkenin baskı altında kalmadan kendi kendine karar alabilmesi, bağımsız hareket edebilmesi uluslar arası alanda o ülkeye itibar kazandırmaktadır. Tersi ise ülkenin halkı ve dünya kamuoyu nezdinde küçük düşmesine yol açar.

B- DEVLETLERİN DIŞ POLİTİKA ARAÇLARI

1- DİPLOMASİ:

                Diplomatlık mesleği olarak tanımlanabileceği gibi yüklendiği en önemli anlam sorunları barışçıl yollardan çözme yöntemidir.

Diplomatik Temsilcilerin Görevleri: 1961 Viyana sözleşmesinin 3. maddesinde diplomatik misyonların görevleri şu şekilde sıralanmıştır.

–          Temsil etmek

–          Vatandaşların hak ve çıkarlarını korumak

–          Müzakerelerde bulunmak

–          Bilgi toplamak

Yöntem ve Süreç Olarak Diplomasi:  Tarihsel süreç içerisinde diplomasinin ikili görüşmeler şeklindeki niteliğinin değiştiğini ve günümüzde, ilişkide bulunulan devletlerin sayılarının da artması dolayısıyla nitelikli çok taraflı diplomasi şeklinde geliştiğini görüyoruz. Nitelikli çok taraflı diplomasi, diplomatik kurumlar ve teknik örgütlerle daha örgütlü bir yapı kazanmıştır. Çok taraflı parlamenter diplomasi(Konferans Diplomasisi) kararların nasıl alınacağı, katılımcılar ve usule ilişkin konuların önceden belli olması bakımından nitelikli çok taraflı diplomasiden ayrılmaktadır. Teknolojinin gelişmesi iletişim ve ulaşımın kolaylaşması başkanların karşılıklı görüşerek sorunları ele alması zirve diplomasisini gündeme getirmiştir.

Diplomatik Müzakerelerin Amaçları:

–          Görüş alışverişinde bulunmak

–          Diğerinin tutum ve davranışını sürdürmesini veya değiştirmesini sağlamak

–          Herhangi bir konuda anlaşmaya varmak isteği

Diplomatik Müzakerelerde Başvurulan Yöntemler:

–          İkna

–          Vaatlerde bulunma

–          Tehdit

–          Oldubittiye getirme

2- PROPAGANDA:

                Kanıları, görüşleri ve değerleri kontrol etmek ve sonuçta davranışları belirlenen doğrultuda değiştirmek amacıyla önceden planlanarak, psikolojik teknikler kullanılarak yürütülen bilinçli bir davranıştır. Diplomasi ve propaganda arasındaki fark; diplomaside muhataplar doğrudan doğruya diğer hükümetler ve onların resmi temsilcileridir.  Propagandada adres diğer ülkenin halklarıdır. Devletler diğer ülkenin halklarını, o ülkede yaşayan etnik veya dini gurupları, iktisadi ve sosyal açıdan kendisini dışlanmış hisseden gurupları etkileyerek o ülke üzerinde baskı kurmaya çalışır ve gerektiğinde bunları dış politikada pazarlık konusu haline getirip bazı çıkarlar elde etmeye çalışır.

Propagandanın Temel Unsurları:

–          Propaganda yapıcısı

–          İletişim araçları

–          Sözlü ve yazılı semboller

–          Propagandanın hedefi (düşman ülkelerin halkları, dost ülkelerin halkları, tarafsız ülkelerin halkları, kendi ülkesinin halkları)

3- EKONOMİK YÖNTEMLER:

                Ekonomik yöntemlerin dış politikada araç olarak kullanılması daha çok gelişmiş devletler açısından söz konusu olabilmektedir ve ekonomik ilişkilerin karşılıklı bağımlılık içermesi gerekmektedir. Bağımlılık ilişkisi ne derece fazla ise bu aracın etkisi de o oranda artar.

Ekonomik ve ticari ilişkilerin bir dış politika aracı olarak kullanılması genelde üç amaca yöneliktir:

a) Ödüllendirme ve Cezalandırma: Devlet bu tür durumlarda hedef ülkenin davranışını etkilemek amacıyla ticari kolaylıklar sağlama veya dış yardım vaadinde bulunma gibi ödüllendirme yöntemlerini kullanmakta ya da ambargo uygulama, dış yardımı kesme, mal varlığına el koyma, boykot uygulama ve ekonomik ilişkileri kesme gibi cezalandırma yöntemlerine başvurmaktadır. Bunda başarılı olabilmek için tek taraflı bağımlılık ilişkisinin söz konusu olması gerekir.

Dış yardımlar esas olarak dört gurupta toplanabilir:

–          Askeri yardımlar

–          Ekonomik yardımlar

–          Teknik yardımlar (proje ve danışmanlık hizmetleri, personel eğitimi gibi)

–          İnsani yardımlar (deprem, sel felaketi, açlık, kuraklık ve salgın hastalıklar vb. yapılan yardımlar) 

Ekonomik yaptırımlar:

–          Boykot

–          Ambargo (hükümet, düşman ülke ile her türlü ticari alış-verişi kesmektedir)

–          Abluka (bir ülkenin dışarıyla bağlantısının kesilmesi)

b) Doğal kaynakları ele geçirmek: zengin doğal kaynakları ele geçirmek ve rakip ülkelerin bunlardan yoksun kalmasını sağlamak.

c) Nüfus alanı oluşturmak: Ekonomik bağımlılık ilişkisi oluşturarak bunu nüfuz alanı oluşturmak amacıyla kullanmak, ekonomik ilişkilerin dış politika aracı olarak kullanılmasının bir diğer şeklidir.

4- SAVAŞ:

                En genel anlamıyla savaş, isteklerin karşı tarafa zorla kabul ettirilmesi için başvurulan bir şiddet eylemidir. Siyasal şartların ortaya çıkarttığı savaş, bu nedenle siyasal bir davranıştır.

C- ULUSLAR ARASI ÇATIŞMALAR VE ÇÖZÜM YOLLARI

1- Diplomatik yöntemler

                Devletler ikili ve çok taraflı sorunlarını aralarında müzakere ederek görüşmeler yoluyla çözebilirler. Diplomatik yöntemler üç farklı biçimde gündeme gelmektedir. Bunlar:

–          Müzakere ya da görüşme yöntemi

–          Arabuluculuk

–          Komisyon oluşturma

2- Hukuki yöntemler

                Devletler arasındaki çatışmalar, müzakerelerle çözülemezse hukuksal yöntemler devreye sokulabilir. Hukuki yöntemler iki farklı biçimde gündeme gelmektedir. Bunlar:

–          Özel hakem mahkemeleri

–          Uluslar arası adalet divanı

3- Askeri yöntemler

                Doğrudan askeri yöntemlerin uygulanması meşru avunma dışında uluslar arası hukuk tarafından yasaklanmıştır. Askeri güç kullanılmasına gerek kalmadan şu yöntemlerle sorunun çözümü mümkün olabilmektedir:

–          Askeri güçlerin teyakkuza geçirilmesi

–          Seferberlik ilanı

–          Sınıra kuvvet kaydırılması

 

ULUSLARARASI ÖRGÜTLER

Uluslararası örgütleri iki farklı biçimde sınıflandırmak mümkündür.

1.   Coğrafi Kriter Esas Alınarak:

a.       Global Örgütler: Üyeleri arasında farklı coğrafyalardan devletlerin bulunabileceği, ancak üyeliğin bütün devletlere açık olmadığı örgütlerdir. OPEC, OECD, DTÖ ve İslam Konferansı gibi örgütler örnek verilebilir.

b.       Evrensel Örgütler: Üyeliğin bütün devletlere açık olduğu örgütlerdir. En iyi örnek Birleşmiş Milletler örgütüdür.

c.        Bölgesel Örgütler: Bunlar dünyanın yalnızca belli bir bölgesindeki devletlerin üye olabileceği örgütlerdir. Örneğin NATO, Varşova Paktı (VP), Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), Afrika Birliği Örgütü (OAU), Avrupa Birliği (AB), Ekonomik İşbirliği Örgütü (ECO),Batı Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA),Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve Avrupa Konseyi.

2.   Amaçlarına Göre:

a.       Sosyal Amaçlı Örgütler: WHO, UNICEF, UNESCO, ICAO, ILO, UNEP, UNFPA

b.       Askeri Amaçlı Örgütler: NATO, BAB, VP, CENTO VE SEATO

c.        Ekonomik Amaçlı Örgütler: IMF, GATT, OECD, ECO, OPEC, OAPEC, EFTA, NAFTA, ASEAN, APEC, KEİP

d.       Siyasal Amaçlı Örgütler: AGİT, AAOK

e.       Çok Amaçlı Örgütler: BM, Avrupa Birliği, İslam Konferansı, AGİT, Afrika birliği Örgütü, Avrupa Konseyi

 

A.   ÇOK AMAÇLI ÖRGÜTLER

–          Birleşmiş Milletler (United Nations – UN):

1945 yılında kurulmuştur. BM’nin ana organları Güvenlik Konseyi, Genel Kurul, Sekreterlik, Uluslararası adalet Divanı, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Uluslararası Hukuk Komisyonu ve Uluslararası İnsan Hakları Konseyi. En önemli organı Güvenlik Konseyidir. Güvenlik Konseyi 5’i daimi, 10’u geçici olan 15 üyeden oluşur. BM’nin daimi üyeleri, ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’dır.

Uluslararası Adalet Divanının Görevi: Devletlerin kendi aralarında müzakereler yoluyla çözemedikleri sorunun çözümü için başvurdukları bir mahkeme niteliğindedir.

Genel Sekreterliğin Görevi: Uluslararası ve bölgesel sorunların çözümünde arabulucu olarak devreye girmekte veya bir temsilcisini görevlendirerek sürecin barışçıl çözüme katkı sağlamaya çalışmaktadır.

Ekonomik ve Sosyal Konseyin Görevi: Örgütün ekonomik ve sosyal alanlardaki çalışmalarını yürütmek ve bu konularda raporlar hazırlamakla sorumludur. Üye ülkelerin insan hakları konusundaki uygulamaları bu organ tarafından takip edilir.

–          Avrupa Birliği (EuropanUnion – EU):

1952 yılında Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunu kurmaları ile oluşumu başlamıştır. 1967’de Avrupa Toplulukları (AT), 1992’de Avrupa Birliği adını almıştır.1973’te Danimarka, İngiltere ve İrlanda, 1981’de Yunanistan, 1986’da İspanya ve Portekiz, 1995’te Avusturya, İsveç ve Finlandiya, 2004’te Malta, Estonya, Letonya, Litvanya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Hırvatistan, Macaristan ve Polonya, 2007’de Bulgaristan ve Romanya örgüte üye olmuştur. Böylece 27 üyeli bir örgüt haline gelmiştir.

Örgütün en önemli organları: Liderler Zirvesi, Bakanlar Konseyi, Parlamento, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Adalet Divanı’dır.

–          Avrupa Konseyi:

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Avrupa’daki demokratik sisteme sahip ülkeler arasında siyasi dayanışmayı kuvvetlendirmek amacıyla 1949 yılında Danimarka, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, İsveç ve İngiltere tarafından kurulmuştur. Zamanla insan hakları konusunda faaliyet gösteren bir örgüt haline gelmiştir. En önemli organı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesidir. Avrupa Konseyine Beyaz Rusya, Kazakistan, Kosova ve Vatikan hariç tüm Avrupa ülkeleri üyedir.

Örgütün başlıca organları: Bakanlar Komitesi, Parlamenter Meclisi, İnsan Hakları Komitesi ve Genel Sekreter’dir.

–          Arap Birliği:

Mısır, Irak, Ürdün, Suudi Arabistan, Suriye, Lübnan ve Yemen tarafından 1945 yılında kurulmuştur. Örgüt üye ülkeler arasında dayanışma ve işbirliğini geliştirmeyi amaçlamıştır. Birliğin en yüksek karar organı Konsey’ dir.

–          Körfez İşbirliği Konseyi:

1981 yılında Basra Körfezi bölgesinde ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri alanlarda işbirliğini gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. Ancak Irak’ın Kuveyt’i işgali, ABD’nin Irak’ı işgali karşısında etkili olamamıştır.

–          Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN):

Endonezya, Malezya, Singapur, Tayland ve Filipinler tarafından 1967’de kurulmuş. İlk başta ekonomik işbirliği örgütü olarak kurulmuşsa da o günlerde asıl amacı Asya’daki komünist yayılmacılığa karşı bir blok oluşturmaktı. Örgüt bölgede barış ve istikrarın sağlanmasını, bölge ülkeleri arasında sosyal ve kültürel ilişkilerin gelişmesini de önemsemektedir.

 

B.   EKONOMİK AMAÇLI ÖRGÜTLER

–          Uluslararası Para Fonu (IMF):

1944 yılında ABD’nin New Hampshire eyaletinde kurulmuştur. Temel amacı uluslararası alanda dış ticaretin korunması ve sürdürülmesini sağlamak ve bu konuda ülkelerin karşılaşacağı para sorununa yardımcı olmaktır. Bu amaçla Dünya Bankası kurulmuştur. Fonun en yetkili organı Güvernörler Kurulu’dur.

IMF’den kotasının üzerinde borç alan ülkelerin mali yapıları borç aldıkları süre boyunca IMF’nin denetimine girer. IMF politikalarında, genellikle tasarruf temel alındığı için, kamu harcamaları kısılarak vergiler arttırılır. Vergiler halkın cebinden çıkacağı için IMF politikaları genellikle ülkenin daha da yoksullaşmasından başka bir işe yaramaz.

–          Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ):

Daha önce GATT olarak bilinen DTÖ 1947 yılında gelişmiş zengin ülkelerin, diğer ülkelerin uygulayacağı dış ticaret politikaları yüzünden zarar görmesini engellemek amacıyla kurulmuştur. Merkezi Cenevre’de bulunmaktadır.

–          Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC):

Asya – Pasifik bölgesindeki üye ülkeler arasında ekonomik büyüme, işbirliği, ticaret ve yatırımları kolaylaştırmaya ve geliştirmeye yönelik olarak 1989 yılında oluşturulmuştur.

DTÖ’ nün ve diğer çok taraflı ticaret örgütlerinin tersine,  APEC’ in üyelerinin uyması gereken bir anlaşma ve yükümlülük yoktur. Açık diyalogun var olması ve tüm üyelerinin görüşlerine eşit derecede saygı göstermesi gibi özellikleri nedeniyle tektir.

–          Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC):

Cezayir, Endonezya, İran, Irak, Kuveyt, Libya, Nijerya, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezüella tarafından 1960’ta, petrol üreticisi ülkeler arasında üretim ve fiyat belirlenmesi konularında işbirliği sağlamak amacıyla, petrol fiyatlarını belirlerken üreticilerin çıkarlarını dikkate almayan petrol şirketlerine bir tepki olarak kurulmuştur.

–          Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Örgütü (OAPEC):

1968 yılında kurulmuştur. Üyeleri arasında özellikle petrol endüstrisi alanında işbirliğinin geliştirilmesini amaçlamaktadır. Merkezi Kuveyt’tedir.

–          Gıda ve Tarım Örgütü (FAO):  1945 yılında, beslenme ve yaşam seviyesinin yükseltilmesi, tarımsal verimliliğin geliştirilmesi ve kırsal kesimin daha iyi koşullara sahip olmasını sağlamak amacıyla kurulmuştur.

–          Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD): 1961 yılında kurulmuştur. Üyeleri arasında Türkiye’de bulunmaktadır.

–          Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA): ABD, Kanada ve Meksika arasında 1992’de kurulmuştur. 450 milyona yaklaşan nüfus ve 17 trilyon dolarlık ticaret hacmi ile NAFTA dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesini oluşturmaktadır.

–          Andean Paktı/Andean Ülkeleri Topluluğu: Örgüt 1969 yılında Cartegana antlaşmasıyla kurulmuştur. Örgütün üyeleri Güney Amerika ülkelerinden Bolivya, Kolombiya, Ekvator ve Peru’dur. Örgütün merkezi Peru’nun başkenti Lima’dır.

–          Ekonomik İşbirliği Örgütü (ECO): 1985 yılında Türkiye, İran ve Pakistan tarafından kurulmuştur. Afganistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan 1992 yılında örgüte dahil olmuşlardır.

–          Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ): İstanbul’da düzenlenen zirve ile 1992 yılında kurulmuştur. Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler arasında ekonomik işbirliğini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Örgütün kurucu üyeleri arasında Türkiye, Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya, Ukrayna ve Yunanistan bulunmaktadır.

–          Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA): 1960 yılında kurulmuştur.

–          BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD): 1964 yılında BM bünyesinde kurulmuştur.

–          BM Kalkınma Programı (UNDP): 1965 yılında BM bünyesinde kurulmuştur.

–          BM Sanayi Kalkınma Örgütü (UNIDO): 1966 yılında, üyeleri arasında endüstriyel gelişimin sağlanmasını amaçlamıştır.

 

C.   SOSYAL AMAÇLI ÖRGÜTLER

* Bunların ortak yanı hepsinin evrensel örgütler olmasıdır.

–          Uluslararası Sivil havacılık Örgütü (ICAO):

Ulusal ve uluslararası hava sahalarında gerçekleşen sivil havacılığın düzenli işlemesini sağlamak amacıyla kurulmuştur. ICAO ilkelerine göre ulusal hava sahalarındaki uçuş trafiğinin düzenlenmesi ülkelerin kendilerine bırakılmıştır. Ancak uluslararası hava sahalarındaki uçuş güvenliğinin hangi ülke tarafından sağlanacağı ICAO’nun bölgesel toplantılarında kararlaştırılır. Buna göre Ege uluslararası hava sahasındaki uçuş güvenliğini sağlama görevi Yunanistan’a bırakılmıştır.  Zamanla Yunanistan bunu bir egemenlik hakkı gibi algılayarak Türkiye’nin yapacağı her türlü faaliyete karışmaya başlamıştır.

–          Dünya Sağlık Örgütü (WHO): 1948’de BM bünyesinde kurulmuştur.

–          Uluslararası Çalışma Örgütü (ILAO): BM bünyesinde bulunmaktadır. 1919’da kurulan örgüt Milletler Cemiyeti döneminden kalan tek örgüttür. Amaçları arasında sosyal adaletin sağlanması, uluslararası alanda işçilerin haklarının geliştirilmesi bulunmaktadır.

–          BM Nüfus Fonu (UNFPA):1967’de BM bünyesinde kurulmuştur. Gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde yaşanan nüfus sorunlarına yardımcı olmak amacıyla kurulmuştur.

–          BM Eğitim ve Bilim Örgütü (UNESCO): 1946’da BM bünyesinde kurulmuştur. Amacı üye ülkeler arasında eğitim, bilim ve kültür alanlarında işbirliği sağlayarak barış ve güvenliğe katkıda bulunmaktır.

–          BM Çocuk Fonu (UNICEF): 1946’da BM bünyesinde kurulmuştur. Çocuk haklarının korunması ve temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik çalışma yapmaktadır.

–          BM Çevre Programı (UNEP): 1972’de BM bünyesinde kurulmuştur.

 

D.  ASKERİ AMAÇLI ÖRGÜTLER

–          Kuzey Atlantik Antlaşma Örgütü (NATO): Soğuk savaş döneminde olası bir Sovyet tehdidine karşı kurulmuştur. Üye ülkelerin topraklarını ve güvenliğini sağlamak amaçlanmaktadır.

–          Batı Avrupa Birliği (BAB): 1948 yılında olası bir Sovyet tehdidine karşı Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda ve İngiltere tarafından kurulmuştur. BAB’ın temel özelliği üyelerinden birinin Avrupa’da saldırıya uğraması durumunda ortak savunma yükümlülüğünün bulunmasıdır.

 

E.   SİYASİ AMAÇLI ÖRGÜTLER

–          Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT): 1975’de kurulmuştur. Merkezi Çek Cumhuriyetinin başkenti Prag’dır. Avrupa’da barış, refah ve adaletin gerçekleştirilmesine yardımcı olmak amaçlanmaktadır.

–          Avrupa – Atlantik Ortaklık Konseyi (AAOK): Üyeleri arasında siyasi ve güvenlik konularında işbirliğinin geliştirilmesini amaçlamaktadır.

 

ULUSLARARASI SORUNLAR

A.     KÜRESEL SORUNLAR

1.   Silahlanma, Silahların Denetimi ve Silahsızlanma:

Varlığını sürdürmek, çıkarlarını korumak, ideolojiyi yaymak, silah endüstrisini ayakta tutmak veya askeri teknolojiyi desteklemek silahlara sahip olmanın gerekçelerinden sadece birkaç tanesidir. Taraflar arasında hiç bir düşmanlık olmasa bile bir devlet diğer devletin silahlanmasının kendi için bir güvensizlik olduğunu düşünür. Çünkü devletler birbirlerinin niyetlerine göre değil potansiyellerine göre politikalarını belirlerler.

Silahlanmanın tek başına savaşa yol açmadığı ileri sürülse bile silah gücüne sahip olma bir tarafı sorunu şiddet yoluyla çözmeye yöneltebilir. Bu nedenle barışı korumanın yolu silahsızlanmadan geçmektedir. Bu konuda atılan bazı adımlar aşağıda sıralanmıştır:

–          Antartika Antlaşması: Nükleer denemelerin yasaklanması konusunda bir ilki oluşturmaktadır.

–          Nükleer Denemeleri Yasaklama Antlaşması

–          Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması:

–          SALT – I (Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması – I)

–          SALT – II (Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması – II)

–          Kısa ve Orta Menzilli Füzeler Antlaşması

–          START – I (Stratejik Silahların İndirimi Antlaşması – I)

–          START – II (Stratejik Silahların İndirimi Antlaşması – II)

–          SORT ( Stratejik Nükleer Silah Başlıklarının İndirimi Antlaşması)

–          Biyolojik ve Kimyasal Silahlar Sözleşmesi

–          AKKA (Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması)

2.      Uluslararası Terörizm

Terörizm, korku ve panik havası oluşturmak amacıyla bir veya birden fazla kişi tarafından zor ve şiddete başvurma eylemidir. Terörizm bireysel, örgütlü ve devlet destekli olmak üzere üçe ayrılır. Terörizm halklar üzerinde korku salmayı amaçlar.

Modern terörizmin temel özellikleri:

–            Oldukça sık ve sürekli hale gelmesi.

–            Eylemlerin hazırlık ve planlama aşamasında çok miktarda para, silah ve patlayıcı gerektirmesi.

–            Medyanın sansasyonel haberleriyle etkisinin artması.

–            Örgütsel desteğe dayalı olması

–            Devletlerin desteklemesi (para, silah, diplomatik kolaylıklar sağlama, teknik yardım ve eğitim vb.)

3.      İnsan Hakları Sorunları

Küreselleşme olgusu, insan hakları ve özgürlük gibi evrensel değerleri yeniden tüm devletler ve toplumlar için önemli hale getirmiştir. Uygulamadaki gelişmeler bakımından 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 Fransız Devrimi önemli kilometre taşlarıdır. 1948’de kabul edilen Soykırım Sözleşmesi ilk uluslararası insan hakları anlaşması olmuştur. Bunun ardından yine aynı yıl BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi o güne kadarki en önemli uluslararası insan hakları belgesi niteliğindedir.

Evrensel bildirinin kabul edilmesiyle insan hakları uluslararası politikanın temel gündem maddesi haline gelmiştir. Bundan sonra devletler, diğer devletlerin bu konudaki uygulamalarına bakarak insan haklarını ihlal eden devletleri uluslararası platforma taşımış ve bunun sonucunda devletler kendi hukuk sistemlerini bu sözleşmelere uygun hale getirme gereği duymaya başlamıştır.

B.     BÖLGESEL SORUNLAR

1.      Orta Doğu Sorunu

Bölge üzerindeki mücadelenin kaynağını özellikle 20. Yüzyıla kadar dini nedenler oluşturmuştur.  20. Yüzyılın başından itibaren bölgede dini nedenlerin yanı sıra siyasi ve ekonomik nedenlerin de rol oynamaya başladığı görülmektedir.

a.       Filistin Sorunu: Osmanlı İmparatorluğunun 1918’de bölgeden çekilmesiyle bölge İngiltere ve Fransa denetimine girmiştir. 1920’de oluşturulan İngiliz manda yönetiminin tamamen Yahudilerden oluşması günümüzdeki Filistin sorununun da temelini atmıştır.

1947’de ABD’nin desteğiyle BM Genel Kurulunda Filistin topraklarının %56’sında bir Yahudi devleti kurma şansını elde eden Yahudi toplumu, 1948’de İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiştir. İsrail, 1948 Arap – İsrail Savaşı ile Yahudiler sahip oldukları toprakların oranını %56’dan %78’e çıkarmış, 1967 Arap – İsrail Savaşı ile de Filistin’in tamamını ve Gazze’yi işgal etmekle kalmamış, Mısır’a ait Sina yarımadasını ve Suriye’ye ait Golan tepelerini de işgal etmiştir.

İsrail 1979’da Mısır ile imzalanan Camp David Antlaşmasıyla Sina Yarımadasından çekilmiş fakat BM Genel Kurulunun kararı olmasına rağmen diğer işgal edilen alanlardan çekilmemiştir. 1993’te İsrail, çekilmiş olduğu bir kısım Filistin toprağını (%22) 2000 yılında tekrar işgal etmiştir. 

b.       Irak Sorunu:ABD’nin Irakta kitle imha silahlarının olduğunu, Irak’ın El-Kaide ile bağlantısı olduğunu iddia etmesi ve Irak’ın diktatörlükle yönetildiği burayı işgal etmesine yol açmıştır. İşgalden sonra yapılan incelemede burada kitle imha silahına rastlanmadığı gibi, Irak’ın El-Kaide ile bağlantısının olmadığı da ortaya çıkmıştır. Dünyanın hiçbir ülkesinin bir başka ülke diktatörlükle yönetiliyor diye ona saldırma hakkı bulunmamaktadır.

2.      Kafkasya Sorunu

a.         Karabağ Sorunu:1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla Azerbaycan ve Ermenistan bağımsızlıklarını ilan etmiş, ardından halkının çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu Dağlık Karabağ da bağımsızlık ilan etmişti. Rusya destekli Ermeniler Karabağ bölgesinde yer alan Hocalıya saldırarak tarihteki Hocalı katliamını gerçekleştirdiler. BM ve Batılı devletler Ermenilerin yaptığı katliamlara ve işgal hareketlerine ciddi bir tepki göstermemiştir. Ermenilerin 1992’de Nahcivan’a saldırması üzerine Türkiye 1921 Kars Antlaşması gereği bölgeyi korumak için askeri müdahalede bulunacağını açıklamıştır. Bunun üzerine harekete geçen uluslararası toplum Ermenilerin işgal ettiği yerlerden çekilmesini istediyse de bu sonuç vermedi. AGİT’in arabuluculuğu ile 1994’te ateşkes antlaşması yapılmış ancak halen Karabağ’ın statüsü, işgal edilen Azeri toprakları ve yerlerinden edilen Azeri halkın durumu çözülememiştir.

b.         Abhazya Sorunu:1991 yılında bağımsızlık ilan eden Gürcistan’ı protesto etmek amacıyla Abhazya da bağımsızlık ilanında bulundu. Gürcistan’ın Abhazya’yı işgal etmesi sonucu Rusya Gürcü askerlerin derhal buradan çekilmelerini istemiştir. Şuan bağımsızlık ilan eden Abhazya’yı Rusya, Nikaragua, Venezüella ve Nauru dışında tanıyan olmamıştır.

3.      Orta Asya Sorunu

a.         Sınır Sorunları1991 yılında dağılan SSCB’nin ardından kurulan Orta Asya Türk Devletlerinin sınırlarını Rusya keyfi bir biçimde belirlemiştir. Bu şekilde potansiyel bir çatışmanın tohumlarını atarak birleşmelerini önlemek ve böylece bölgenin daha kolay yönetilmesine olanak sağlamak istemişti.

Bölgede yaşanan bazı sınır sorunları şunlardır:

–            Özbekistan’ın henüz tartışmalı olan sınırlarına, terörist saldırıları gerekçe göstererek mayın döşemesi.

–            Özbekistan’ın ihtilaflı bir bölgede Bagıs köyünde tek taraflı sınır belirlemek istemesi.

–            Bölgenin neredeyse en önemli sınır sorunu Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında Fergana vadisinden kaynaklanan sorundur.

b.         Su Sorunu: Orta Asya’da Amu derya ve Sir Derya nehirlerinin sularının paylaşımından kaynaklanan sorunlar yaşanmaktadır. Sovyetler Birliği döneminde herhangi bir sorun oluşturmamaktaydı. Çünkü bütün Cumhuriyetler Sovyetler Birliğinin ihtiyaçlarına göre düzenlenmişti. Günümüzde özellikle Özbekistan ve Kırgızistan arasında yaşanan su paylaşım sorunu oldukça önemlidir. 1998’de Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan arasında imzalanan sözleşme ile Kırgızistan su karşılığı Özbekistan’dan doğal gaz, Kazakistan’dan ise kömür alacaktı. Ancak tarafların taahhütlerini bazen ihlal ettikleri görülmektedir.

c.          Etnik sorunlar: Orta Asya ve Kafkasya’da bulunan devletlerin karışık etnik yapılara sahip olmaları bir istikrarsızlık unsuru olarak değerlendirilebilir. Her etnik grup çoğunlukta olduğu ülkede diğerleri üzerinde baskı kurarak kendi ulusal bütünlüğünü sağlamaya çalışmıştır.  Bu bağlamda ulusal bütünlüğün Türkmenistan’da önemli ölçüde sağlandığı dikkati çekmektedir. Kazakistan’ın başkentini Kırgız sınırındaki Almatı’dan, Rus nüfusun daha yoğun olduğu Astana’ya taşıması yine ulusal bütünlüğü sağlama çabası olarak değerlendirilebilir. Tüm bu ülkelerde azımsanmayacak miktardaki Rus nüfus söz konusu ülkelerin Rusça ve Rubleyi terk ederek kendi dil ve paralarını yürürlüğe koymalarına tepki göstermektedir. Rusya Orta Asya’da bulunan Rus azınlıkları, bu ülkeler üzerinde bir baskı aracı olarak ta kullanabilmektedir.

4.      Balkanlar

Bölgede yaşanan iki önemli sorun Bosna – Hersek ve Kosova sorunudur.  Bölgede SSCB’nin dağılmasıyla başlayan karışıklık ve iç çatışma süreci,  Yugoslavya’nın dağılmasıyla çok daha önemli hale gelmiştir. Büyük Sırbistan hayalini kuran Sırpların Müslümanlara yönelik saldırı ve işgalleri sorunun ortaya çıkmasına yol açmıştır.

 

TÜRKİYENİN DIŞ POLİTİKASI

Etkin ve dinamik bir dış politika yapımı için sabit veriler (nüfus, din, dil, kültür, tarih, coğrafya) ile potansiyel verilerin (askeri, ekonomik ve teknolojik kapasite) birbirleri ile uyumlu bir şekilde kullanılması gerekmektedir. Bunun yanı sıra bir ülkenin stratejik zihniyeti, stratejik planlaması ve siyasi iradesinin sağlam temeller üzerine oturtulmuş olması sabit ve potansiyel veriler üzerinde bir çarpan etkisi yaratmaktadır. Sağlam ve kuvvetli sabit veriler ile gün geçtikte daha fazla gelişen potansiyel verilere sahip olan ülkemiz ise maalesef uzun bir süre boyunca dış politika bağlamında etkisiz ve pasif kalmıştır. Türkiye, diplomasideki bu durgunluğunun ve uluslararası arenadaki gelişmelere kayıtsız kalmasının bedelini çoğu kez ağır şekilde ödemiştir. Günümüz itibariyle farklı bir boyut kazanan Türk dış politikası ise bölgesel bir güç olma yolunda çeşitli hamlelerde bulunmaktadır. ‘Komşularla sıfır sorun’ politikası çerçevesinde atılan adımlar bu hamlelerin somut bir örneğini teşkil etmektedir. Bu çalışmada, başlıkta ifade edildiği gibi, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren günümüze kadar geçen süre zarfında Türk dış siyasetinin ana parametreleri ele alınacak ve sonuç kısmında genel bir değerlendirme yapılıp bazı önerilere yer verilecektir.

Atatürk Döneminden II. Cihan Harbi’ne kadar Türk Dış Politikası:

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politika hedeflerinin en tepesinde bağımsızlığın korunması olmuştur. Lozan Antlaşması ile milletlerarası alanda Türkiye’nin tanınması sağlanmış ve bu süreçten sonra ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesi ekseninde barışçıl bir siyaset takip edilmiştir. Bunun altında yatan en temel sebep ise yurt genelinde başlatılan inkılâplardır. Türkiye, iç politikada oldukça yoğun bir süreçten geçerken, dış politikada da yaşanan gelişmelere kayıtsız kalmamış ve güvenliğini sağlamak amacıyla çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Kuruluşundan itibaren barışçıl bir politika izlediğini yukarıda belirttiğimiz Türkiye, 1932-33 arası yıllardan itibaren hamleler yapmaya başlamıştır. Nitekim 1933’te Almanya’da Nazilerin iktidara geçmesi ve İtalya’nın Akdeniz ve Balkanlarda ki yayılmacı emelleri sonucunda Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile bir anlaşma imzalayarak, Balkan Antantı oluşturulmuş ve Batı sınırlarının güvenliği sağlanmaya çalışılmıştır. 1936’ta ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar üzerinde Türk hâkimiyetini kısıtlayan maddeler değiştirilmiş ve diplomasideki bu hareketliliği 1937’de oluşturulan Sadabat Paktı izlemiştir. Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan bu saldırmazlık paktı ile Doğu ve Güneydoğu sınırları güvence altına alınmıştır. Atatürk dönemi Türk dış politikasının tartışılmaz en büyük başarısı ise Hatay Sorunu’nun çözüme kavuşturulmasıdır. Fransızlar ile imzalanan Ankara Antlaşması sonucunda Türkiye sınırları dışında kalan Hatay’ın ülke topraklarına dâhil edilmesi, Atatürk’ün uyguladığı dış siyaset sayesinde ölümünden kısa bir süre sonra gerçekleşmiştir. Atatürk dönemi dış politikası etkin ve atak bir yapıya sahip iken, Atatürk’ün ölümünden sonraki süreç için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Milli Şef dönemi boyunca, birkaç istisna hariç, dünyada ki gelişmelere karşı daima mesafeli durulmuş ve bundan dolayı Türkiye şartların gayet uygun olduğu zamanlarda dahi kendisine ilke edinmiş olduğu izolasyon ve denge politikası sebebiyle bir çok fırsatı kaçırmıştır.

 

Soğuk Savaş Süreci ve Türkiye’nin Batı’ya Entegre Edilişi:

 

Türkiye, II. Dünya Savaşı’na katılmayarak sonucu belli olmayan bir serüvene girmek istememiştir. Her ne kadar bu hususta dış politika açısından başarılı olunsa da Türkiye, savaşa katılan ülkelerin çoğundan daha zor şartlar altında kalmıştır. Savaşın ardından dengelerin değişip farklı bir düzenin ortaya çıkışı esnasında Türk dış politikası önüne çıkan fırsatları adeta geri tepmiş ve bunun yanı sıra On İki Adanın Yunanistan’a verilmesine göz yumulması en stratejik hatalardan birini oluşturmuştur. Nitekim günümüzde Yunanistan ile yaşanan kıta sahanlığı sorunu göz önünde bulundurulduğunda bu hatanın ne derecede büyük olduğu anlaşılmaktadır.

II. Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan iki süper güç arasında yaşanan ideolojik, ekonomik ve jeopolitik çekişmeye verilen isim olan; Soğuk Savaş döneminde Türkiye, Batı safında yer almıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri ise 1946-47 yılları arasında SSCB’nin Anadolu’dan toprak talep etmesi ve Boğazlara yerleşme arzusundan kaynaklanmıştır.

Marshall Planı ve Truman Doktrini ile Türkiye artık ABD’nin etki alanına girmiş ve Demokrat Parti döneminde Kore’ye gönderilen askerler ile ödenen ‘kan bedeli’ sayesinde 1952’de NATO’ya kabul edilmiştir. NATO üyeliğinden sonra Batı’nın Türk dış politikasındaki önemi ve ağırlığı oldukça artmıştır. Menderes dönemi dış siyasetinde görüldüğü üzere Atatürk’ten kalan miras devam ettirilip, Türk diplomasisinin hantal yapısından kurtulması için büyük çaba sarf edilmiştir. Zira bu dönem içerisinde Batı’da ve Ortadoğu’da oluşturulan Balkan İttifakı ve Bağdat Paktı gibi yeni güvenlik sistemleri Atatürk döneminde rastlanan uygulamalar ile neredeyse bire bir örtüşmektedir. Menderes’in en büyük şansızlığı; bu girişimlerinin tam anlamıyla bir zafere ulaşmamış olmasıdır. SSCB ile Ortadoğu’da Mısır ve Suriye gibi ülkelerin Türkiye’nin öncülüğünde kurulan bu oluşumlara karşı açıktan cephe almaları, alınan başarısızlığın en önemli nedenlerinden biridir. Bu süreçten sonra Türkiye’nin özellikle iç dinamiklerindeki karışıklıklar sebebiyle, yeniden kabuğuna çekilmesi, Milli Şef dönemindeki pasif ve her şeyi sineye çeken dış politika anlayışının yeniden ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1960- 80 arası Türk dış politikasının ana eksenini ise Kıbrıs meselesi oluşturmuş ve dış politika ajandasındaki diğer alanlar ihmal edilmiştir.

Günümüzde Şekillendirilen Yeni Türk Vizyonu:

 

Yıllarca, özellikle ideolojik kaygılar ve gereksiz yere yapılan düşman tanımlamaları sebebiyle, hiçbir etkinlik gösteremeyen ve pasifliğe mahkûm edilen Türk dış siyaseti kısa bir süre önce komşularla ilişkilerin en üst düzeye çıkarılması ve Türkiye’nin bölgesinde bir güç olma idealini, sağlamayı amaç edinmiştir. Öte yandan Türkiye artık dünyada ki gelişmelere kayıtsız kalmayıp, saygın bir konuma doğru ilerlemektedir. Çeşitli ülkeler ile vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması, aralarında sorunlar bulunan ülkelerin Türkiye’nin arabuluculuğunu talep etmesi ve Türkiye’nin gün geçtikçe gıpta ile bakılan bir ülke haline dönüşmesi, yeni Türk dış politikasının başarılarından bir kısmını sergilemektedir. Tarihsel bağlarımızın oldukça kuvvetli olup ‘rengimizi’ dahi verdiğimiz Ortadoğu coğrafyasını yıllarca ihmal etmemizin ardından günümüz itibariyle atılan adımlar ile burada oluşan ‘olumsuz’ imajımız düzeltilmiş ve Türkiye artık bölgenin en önemli ülkesi konumuna gelmiştir. Türk dış politikası yıllar sonra ilk defa sabit verilerini etkili bir şekilde kullanmayı başarmıştır. Türk diplomasisi, kolları Ortadoğu, Balkanlar ve Orta Asya’da aktif bir şekilde hareket ederek edilgenliğinden kurtulmuş ve etkin bir hal alarak, belirleyici bir nitelik kazanmıştır.

Eksen kayması tartışmaları dış politikanın git gide bağımsızlaşması sonucu ortaya çıkmıştır. Buradaki soru işareti, Türkiye’nin Batı’dan kopup kopmadığıdır. Nitekim Türk dış politikasının daima Avrupa odaklı olmasına alışmış bulunan Batı ailesi, gün geçtikçe farklı bölgelerde faaliyette bulunan Türkiye’nin bu yeni vizyonundan endişe duymaktadır çünkü Türkiye, Batı’nın içine kabul etmemesine rağmen asla vazgeçemeyeceği bir ülkedir. Türkiye’nin ise tamamen radikal bir şekilde farklı bir boyuta geçip eksen değiştirdiğini söylemek doğru olmayacaktır. Batı’nın tüm çifte standardına rağmen halen Avrupa Birliği üyeliği için çalışmalara itinayla devam edilmesi eksen kaydımı yoksa kaymadı mı sorusuna bir cevap niteliğindedir.

Sonuç:

 

Atatürk’ün liderliğinde yürütülen Milli Mücadele sonucunda Avrupa modeli bir milli devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, dış politikada öncelikle bu yeni kimliği ile uluslararasında kendini kabul ettirmiştir. Atatürk, Türkiye’yi modern bir ülke-devlet haline getirmek amacıyla başlattığı radikal inkılâplara paralel olarak Türkiye’nin dış politikasını da Batı’ya yöneltmiştir. Ancak bağımsızlık ve toprak bütünlüğü konusunda son derece hassas davranan Atatürk’ün bu politikası hiçbir zaman tek boyutlu bağımlılığa varan bir dış politika haline gelmemiştir. Nitekim Atatürk Batıya yönelik dış politikayı esas almakla beraber, Türkiye’nin coğrafi yerinin ortaya çıkardığı jeopolitik hassasiyet ile tarihi ve kültürel birikimine bağlı olarak çok yönlü bir dış politika izlemiştir. Böylece Atatürk döneminde izlenen aktif, gerçekçi, barışçı ve çok yönlü dış politika sayesinde Türkiye, önemli sorunlarını kendi lehine çözmüş, bölgesinde bir istikrar unsuru haline gelmesinin ötesinde sınırlı gücüne rağmen dünyada saygı uyandıran bir devlet haline gelmiştir.

İkinci Dünya Savaşından sonra güvenlik endişeleri ve ülkenin kalkınması için dış yardıma ihtiyaç duyulması gibi faktörlerin de etkisi ile Türkiye’nin Batıya yönelik dış politikası güçlenerek sürmüştür. Sonuçta, savaştan sonra ortaya çıkan Doğu ve Batı blokları arasında sınır devlet konumuna gelen Türkiye’nin Batı’nın gözünde stratejik önemi artmış ve Türkiye NATO’ya alınmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin Batı ittifakına dahil olmasında jeopolitik yerinin önemi birinci derecede etkili olmuştur.

Türkiye NATO’ya girdikten sonra, güvenlik endişelerini çözümlemiş, ancak bütün uluslararası olayları bu ittifakın perspektifinden değerlendiren tek boyutlu bir dış politika izlemeye başlamıştır. Bu dönemde Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi de tamamen statükoculuk olarak algılanmış ve Türk dış politikası pasif bir yapıya bürünmüştür. Bundan sonra Batıya yönelik dış politika ve statükoculuk Türk dış politikasının değişmeyen temel özellikleri haline gelmiştir. Soğuk savaş döneminde bazı sorunlara rağmen, Türkiye’nin stratejik önemi sebebiyle Batı bloku nezdinde Türkiye vazgeçilmez hissini korumuş, Türk devlet adamları da bu önemi sürekli vurgulamışlardır.

Türkiye 1960’lı yılların ortalarında Kıbrıs bunalımı yüzünden içine düştüğü yalnızlıktan kurtulabilmek için dış politikasında çok yönlü bir açılım içine girmesine rağmen temel dış politika tercihinde bir değişiklik yapmamıştır. Nitekim bu dönemde Türkiye Kıbrıs Barış Harekatı dışında uluslararası sistemi ve bölgesel ilişkileri temelden etkileyecek bir dış politika davranışı içine girememiş, sadece dış politikasına çok yönlülük kazandırma çabalarını artırmıştır. Dolayısıyla 19901ı yıllara kadar Türk dış politikası genelde Soğuk Savaş’ın küresel politikaları çevresinde yürütülmüştür. Soğuk savaş döneminde Türkiye dış politikada belli dönemlerin haricinde hareketsiz kalmış, dış politika-ekonomi bağı yeterince kurulamamış, dış politika coğrafyası sınırlı tutulmuş, Türk dış politikası mevcut ve tarihi potansiyelin altında seyretmiştir. Sadece Türkiye’nin sahip olduğu stratejik önem dikkate alınarak bütün sorunların çözüleceği ve Türkiye’nin sonunda Batının ayrılmaz bir parçası haline geleceği hesap edilmiş, dış politikada gelecek için uzun vadeli araştırma ve siyasi planlamaya gerekli önem verilmemiştir. Sonuçta 1990’larda Doğu blokunu yıkılması ile dünyada meydana gelen hızlı ve köklü değişmelere hazırlıksız yakalanmıştır.

Soğuk savaşın sona ermesi Türkiye açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu dönemde Batı dünyasının gözünde kısmen stratejik önemi azalan Türkiye, AB’den dışlanma eğilimi ile karşı karşıya kalmış, ancak Balkanlardan Orta Asya’ya uzanan geniş Avrasya bölgesinde Türkiye için daha etkili bir rol oynama imkanı doğmuştur. Böylece Soğuk savaş yıllarındaki tek boyutlu Türk dış politikası çok yönlü bir hale gelmeye başlamıştır. Diğer taraftan Soğuk savaşın sona ermesine paralel olarak dünyada yaşanan işbirliği ve uzlaşma eğilimine rağmen, Türkiye kendini Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya gibi sıcak bir üçgenin tam merkezinde bulmuştur. Bu sebeple Türkiye karşılaştığı bu tehditlere karşı güvenliğini ve toprak bütünlüğünü her şeyin üstünde tutarak, dünyada yaşanan yumuşamaya rağmen silahlanmaya devam etmek zorunda kalmıştır.

Sonuçta 2000’li yıllarda Türkiye, coğrafi, siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda çok boyutlu jeopolitik konumu sebebiyle, bölge-merkezli çok yönlü bir dış politika izleyecek güçlü bir ülke olma imkanı yakalamıştır. Çünkü Türkiye Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Asya stratejik koridoru vasıtasıyla Asya-Pasifik bölgesine siyasi ve ekonomik olarak uzanabilecek büyük bir hinterlanda sahiptir. Türkiye’nin bu potansiyeli değerlendirebilmesi halinde Soğuk savaş yıllarında sahip olduğu jeopolitik vazgeçilmezlik niteliğinden daha fazla bir öneme sahip olacaktır. Bu bağlamda Türkiye yeni imkanları Avrupa ile ilişkilerini güçlendirecek ve AB’ne tam üyelik sürecini hızlandıracak bir avantaj olarak görmelidir. Bu çerçevede Türkiye Atatürk döneminde olduğu gibi uluslararası ilişkilerini milli çıkarlarını ön planda tutarak yeniden değerlendirmek ve tanımlamak durumundadır. Türkiye bu yeni değerlendirmede Avrupa ile ilişkilerini yapısal bağımlılık kalıplarını aşan, eşitlik ve karşılıklı fayda çerçevesi içinde bir ortaklık temeline oturtmalıdır.

Kaynakça:

1-      ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 48, Cilt: XVI, Kasım 2000

2-      Tayyar Arı, Uluslar arası İlişkilere Giriş, 2. Baskı, MKM Yayınları, 2010

REKLAMSTORE

CEVAP VER

Please enter your comment!
İsminiz