Yumuşama Dönemi Ünitesi Ders Notları

0
3230

Yumuşama Dönemi Ünitesi Ders Notları

IV. ÜNİTE: YUMUŞAMA DÖNEMİ (DETANT)

Yumuşama, farklı ekonomik ve toplumsal sistemlere sahip ülkeler ya da ülke grupları arasında barış içinde, bir arada yaşamayı amaçlayan, uzun süreli ve kapsamlı bir işbirliğini amaçlayan, gerginliğin aşamalı olarak azaltılmasını öngören politikadır. Bu tabir ilk kez soğuk savaş döneminde kullanılmıştır. Yumuşama, doğu-batı ilişkilerinde çatışma ve gerginliğin azaldığı tarihsel bir süreçtir. Globalleşen dünyada, uluslararasında çıkabilecek çatışmaların ve anlaşmazlıkların ciddi boyutlara ulaşmaması için, devletlerin daha tedbirli ve belli kurallara göre hareket etmeleridir. 

Bu dönem, Doğu ve Batı
blokları
arasında sürdürülen silahlanma yarışını durdurma, bazı silahlarda sınırlandırmaya gitme dönemidir. Yani anlaşma ve işbirliği aşamalarından oluşan bir süreçtir. 

Yumuşamanın
Mimarları
:

1953 yılında SSCB lideri Stalin’in ölümünden sonra Sovyet Rusya, Batılılar karşısında daha yumuşak ve uzlaşmacı bir politika izlemeye başlamıştır. Rusya’da Komünist partinin başına geçen Kruşçev, ilk kez kapitalist sistem ile komünist sistem arasında birliktelik anlayışından söz etti. Bu durum uluslararası gerilimin azalması, iki dünya arasındaki buzların erimesi ve barışçıl birlikteliği başlatmıştır. 

Kruşçev’in, 1959 yılında ABD’yi ziyaret etmesi, daha sonra 1961 yılında ABD Başkanı Kennedy ile Viyana’da buluşması barışçıl birlikteliği ve yumuşama politikasını olumlu yönde etkilemiştir. Bu iki başkanın bir araya gelmesinden sonra, ABD Başkanı Nixon’ın 1972’de Çin’in Başkenti Pekin’i ziyaret etmesi de yumuşamada etkin rol oynamıştır. Bu ziyaret ABD ile Çin arasındaki ilişkileri normalleştirirken askeri işbirliğinin yaşanmasına da yol açmıştır. 

1. KÜBA BUHRANI (1962) 

1959’da Küba’da, bir darbe sonucu ABD yanlısı diktatör Batista’yı devirerek yönetimi ele geçiren Fidel Castro, komünizme dayalı bir yönetim kurmak için SSCB yanlısı bir politika izlemeye başlamıştır. Castro, muhtemel bir ABD müdahalesine karşı SSCB ile ilişkilerini sıkılaştırmıştır. Bu gelişmenin ardından Küba’ya, Sovyet füzelerinin yerleştirilmesini kabul etmiştir. Bu füzeler doğrudan ABD topraklarını tehdit etmiştir. ABD, U–2 casus uçaklarını kullanarak Küba’ya, SSCB’nin, füze yerleştirdiğini belirlemiştir. 

Bunun üzerine ABD’nin, Küba siyaseti sertleşmeye başlamış, bütün bu gelişmeler Küba bunalımını ortaya çıkartmıştır. 

Kıyılarına 90 mil uzaktaki bir adada komünizm rejiminin yerleşmesini tehlikeli bulan ABD, Başkan Kennedy’nin talimatıyla Küba’ya karşı 1961’de Domuzlar Körfezi çıkartmasını yapmış, Küba havaalanlarını bombalamıştır. Küba krizi, ABD ve SSCB’yi nükleer bir savaşa doğru sürüklemeye başlamıştır. 

ABD, ülkesinin büyük kısmını vurabilecek nükleer başlıklı füzeleri SSCB’den kaldırmasını istemiştir. ABD Başkanı, Küba’daki füzelerin kaldırılması için her yola başvuracağını belirtince, SSCB Başkanı Kruşçev, daha fazla gerilim yaratmamak için geri adım atmıştır. Kruşçev, yaptığı açıklamada, ABD’nin, Türkiye’deki Jüpiter füzelerini sökmesi karşılığında, SSCB’nin de Küba’daki füzeleri sökeceğini belirtmiştir. Karşılıklı füze sökümünün kabulü ile Küba buhranı atlatılmış oldu. 

Bu kriz ABD ve SSCB’yi nükleer savaş tehdidine son verme konusunda uzlaşma çalışmalarına yöneltmiştir. Böylece Washington ve Moskova 1963’te kırmızı telefonla birbirine doğrudan bağlandı. Nükleer silah kullanımında misilleme anlayışından uzaklaşıldı. Nükleer silahlar konusunda yasaklar içeren antlaşmalar yapıldı. Ancak kendilerinde atom bombası olan Fransa ve Çin bu duruma tepki gösterdi. 

2. SİLAHSIZLANMA ÇABALARI 

1960’lardan itibaren silahsızlanma konusunda atılan adımlar Yumuşama (Detant) havasının oluşumunda önemli gelişmeler sağlamış ancak ortaya çıkan sonuç gösterilen çabalarla aynı doğrultuda olmamıştır. Günümüzde bile, silahlanma için yapılan harcamalar azalmamış, hatta her yıl devamlı bir artış göstermiştir. 

Sovyet Rusya’nın, Batının teknolojisinden geri kaldığını anlaması doğu- batı münasebetlerinde bir yumuşamanın belirmesine neden olmuştur. 1961’de ABD adına Kennedy ile SSCB adına Kruşçev’in bir araya gelmesi Yumuşama da önemli bir adım olmuştur 

1963’te atmosferde, uzayda ve deniz altında nükleer denemeleri yasaklayan Moskova Antlaşması imzalanmıştır.

3. NÜKLEER SİLAHLARI SINIRLANDIRMA ANTLAŞMALARI (1963–1970) 

5 Ağustos 1963’te ABD, SSCB, İngiltere arasında imzalandı. Dünyada birçok devlet bu antlaşmayı olumlu karşılarken, nükleer çalışmalarını sürdüren Çin ve Fransa bu 3 devletin nükleer tekelini sürdürmek istediklerini, bu duruma karşı olduklarını belirterek antlaşmayı kabul etmediler. Bu antlaşma nükleer tehdidi kaldırmak veya azaltmaktan çok, bloklar arasındaki gerginliğin yumuşamasına katkı sağlamıştır.

a) SALT–1 (Anti balistik silahların üretiminin sınırlandırılması): 1969 yılında SSCB ile ABD arasında Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri1 (SALT 1) başladı.1972
Mayıs ayında ise ABD Başkanı Nixon ile SSCB Başkanı Brejnev
arasında Salt 1 Antlaşması yapıldı. Bu antlaşma ile sahip olacakları silahlara nicelik ve nitelik bakımından sınırlama (nükleer başlıklı stratejik silahlara sınırlama) getirdiler. 

b) SALT 2: Salt–2 görüşmeleri 21 Kasım 1972’de Cenevre’de başlamıştır. ABD, Salt–1 antlaşmasında yer alan denizaltıların ve füzelerin sınırlandırılması maddesini, SSCB ile eşit şartlarda olması karşılığında kabul edeceğini belirtmiştir. Bunun üzerine Salt–2 antlaşmasında ABD ile SSCB arasında eşitlik olması ilkesi kabul edilmiştir. Salt–2 antlaşması, 18 Haziran 1979’da Viyana’da ABD Başkanı Jimmy
Carter
ile SSCB adına Brejnev arasında imzalandı. Ancak SSCB’nin 1979’da Afganistan’ı işgal etmesi ABD’nin, Salt–2 Antlaşmasını uygulamaktan vazgeçmesine neden oldu. Bu durum ABD kamuoyunda Detant ve silahsızlanma konularında SSCB’nin samimi olmadığını, kendi yayılmaları için müsait bir ortam yaratma amacında oldukları yorumları yapılmasına neden oldu. Böylece 7 yıl sürmesine rağmen Salt–2 görüşmelerinden bir sonuç alınamamış oldu. 

c) Pekin Ziyareti: Çin’in dış politikası, hem SSCB hem de ABD emperyalizmine karşı çıkma ve 3. Dünya ülkeleriyle iş birliği yapmak esasına dayanıyordu. Ancak 1971’de ABD adına Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry
Kissinger
’in Çin’e yaptığı tarihi ziyaret ve Başkan Nixon’un 1972’de Pekin ziyaretiyle iki ülke arasındaki ilişkiler normalleşmeye başlamış, iki ülke birbirine yakınlaşmıştır. Aslında SSCB tehdidi karşısında ABD, güvenlik stratejisi kurmak amacıyla Çin’e yaklaşmıştır. Çin de, iki süper güçten birini seçmek zorunda kalmıştır. 

4. HELSİNKİ NİHAİ
SENEDİ (1975)

Yumuşama döneminin Avrupa’da yaşanan en önemli gelişmesidir. Bu senet; bloklar arasında barış ve işbirliğini
sağlayan bir bildiridir.

II. Dünya Savaşından sonra değişen kuvvet dengelerini yansıtabilecek bir anlaşmanın yapılmamış olması Avrupa’daki siyasi istikrarsızlığın nedenlerinden biriydi. 

Bu durumda Batı Bloğu Avrupa güvenliği konusunda görüşmeyi kabul etmiş, Finlandiya’nın Helsinki kentinde “Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı” (AGİK) toplanmıştır. Avrupa’nın güvenliği konusundaki bu görüşmeler, 22 aylık bir çalışmadan sonra 1 Ağustos 1975’te Helsinki Nihai Senedi’nin imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Böylece 35 imzacı devlet arasındaki ilişkilere rehberlik edecek ilkeler belirlenmiştir. 

Bu senet, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da oluşan sınır ihlallerinin kabul edilmezliğini, devletlerin toprak bütünlüğünün korunması ve iç işlerine karışılmaması gerektiğini, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini ilke olarak kabul etmiştir. 

Böylece genel olarak; Avrupa güvenliği, çevre, teknoloji, bilim, ekonomi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, devletlerarası işbirliği yapma ve diğer alanlarda işbirliğini amaçlamıştır. Bu senette ayrıca, Avrupa’nın herhangi bir dış saldırıya karşı ne gibi önlemler alması gerektiği de vurgulanmıştır. 

Bu senet Avrupa’da gerginlikleri önleyici bir hava yaratmıştır.

5. U–2 HADİSESİ (1960): 

ABD, SSCB’nin askeri faaliyetlerini yakından takip etmek ve gözlemlemek için U–2 uçaklarını kullanmıştır. Ancak U–2 uçaklarından biri 1960 Mayısında yine istihbarat elde etmek için Türkiye üzerinden Sovyet topraklarına doğru ilerlerken motorlarındaki arıza nedeniyle Sovyet sınırında radara yakalandı ve düşürüldü. SSCB’de bu uçakların casus uçağı olduğunu tüm dünya kamuoyuna duyurdu. 

6. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE ASYA’DAKİ GELİŞMELER 

a) Vietnam Savaşı (1965–1973): Yumuşama Döneminde önemli gelişmeler olmasına rağmen yine de devletler arasında sıcak çatışmalar önlenememiştir. ABD ve SSCB
bir kez daha bu olayda karşı karşıya gelmişlerdir.

Vietnam Savaşı bir süper güç olan ABD’nin 17 milyon nüfusa sahip bir ülkede nasıl bataklığa saplandığının hikâyesidir. Amerika, Kuzey Vietnam’ı Asya’daki büyük komünist bloğun ileri bir karakolu olarak görüyordu. Ayrıca, ABD, Kuzey Vietnam’ın, ABD yanlısı Güney Vietnam’da komünizmi yaymaya çalıştığını ileri sürüyordu. Bu amaçla ABD, Güney Vietnam’a askeri ve ekonomik destek verdi.

Yani Vietnam Savaşı sırasında ABD ve SSCB arasındaki çatışmalar dolaylı yollardan gerçekleşti. Bu arada SSCB’nin güdümünde olan Kuzey Kore, Güney Vietnam’ı sınırlarına katmak için askeri birlikleriyle saldırıya geçti. Amerikan birliklerine karşı gerilla taktiği uygulayarak başarılı oldu. 

Savaş sırasında Amerika’nın kullandığı Napalm bombaları yüzünden Vietnam’da binlerce insan öldü. Böylece ABD’ye, dünyanın birçok bölgesinden tepkiler ve protestolar yağdı. ABD, kendi ülkesinde bile insanlar tarafından kampanyalara ve protestolara maruz kaldı. 

ABD’nin, 55 bine yakın askerini bu savaşta kaybetmesi, büyük maddi yüke ve can kaybına uğraması ABD’de çalkantılara, kamuoyunun, yönetime yoğun tepki göstermesine neden oldu. Çünkü bu savaş ABD kamuoyu için nedeni anlaşılamayan anlamsız ve amaçsız bir savaş haline gelmişti. Vietnam Savaşı, ABD için tam bir başarısızlık oldu. ABD Kongresi de Başkan Johnson’un yanlış değerlendirmeleri ile kendilerini yanılttığını belirtti. Böylece Başkan
Johnson
yerine seçilen Nixon ABD askerlerini Vietnam’dan çekme kararı almıştı.

b) Keşmir Sorunu: Keşmir,
Pakistan’ın kuzeyinde yer alan bereketli topraklara sahip bir bölgedir. Bölgenin çoğu Müslüman olduğu için, Pakistan bölgeyi kendi topraklarına katmak istiyordu. Böylece, bu bölge Pakistan ile Hindistan arasında anlaşmazlığa neden oldu. 1947’de Pakistan ve Hindistan, İngiltere’den ayrılıp bağımsızlıklarını ilan edince Keşmir halkı Pakistan yanlısı olmasına rağmen, Keşmir yöneticisi ülkeyi para karşılığında Hindistan’a satıp İngiltere’ye kaçmış böylece Keşmir sorunu patlak vermiştir. 

1947’de önce Hindistan, Keşmir’i ilhak etmiş bu durum iki ülke arasında savaşlara neden olmuştur. Daha sonra da Pakistan ordusunun Keşmir’in bir kısmını almasıyla Keşmir 2’ye ayrılmıştır. Bu savaşlarda çok fazla kan dökülmüş ve askeri çözümün olmadığı anlaşılmıştır. Bu sorun nedeniyle Pakistan ve Hindistan 3 kez savaşmışlardır. 1965’te BM Güvenlik Konseyi kararı ile ateşkes yapılmıştır. Ateşkese rağmen Hindistan-Pakistan gerginliği sürmüştür. Çünkü her iki tarafta hala önemli toprakları ellerinde bulundurmaya devam etmişlerdir. 

1966 ise, SSCB’nin araya girmesiyle Pakistan ve Hindistan devlet başkanları arasında “Taşkent Deklarasyonu” imzalanmıştır. Buna göre iki tarafta eski sınırlarına geri çekilecek ve birbirlerinin iç işlerine karışmayacaklardı. 

BM Güvenlik Konseyi 1948–49 ve 57’de aldığı kararlarla Keşmirlilere kendi geleceklerini tayin etme hakkı vermiştir. Ancak Hindistan buna karşı çıktığı için sorun çözülememektedir. Bu nedenle Keşmir sorunu çözümlenememiş bir şekilde günümüze kadar gelmiştir. 

c) SSCB’nin Afganistan’ı İşgali: 1921 yılı başlarında SSCB’nin, Orta Asya’ya yayılma politikası sonucunda çok sayıda Türk’ün Afganistan’a sığınması, SSCB ile Afganistan arasındaki ilişkilerin bozulmasına yol açmıştı. Burada Rusya’nın asıl amacı; Afganistan’ı ele geçirerek Basra Körfezine, dolayısıyla Ortadoğu petrollerine ve Hint Okyanusuna ulaşmaktı. 

1973 yılına kadar Krallıkla yönetilen Afganistan’da eski rejim yıkılarak Cumhuriyet ilan edildi. Bu tarihten sonra Afgan yönetimi, SSCB’ye yaklaşan bir tutum sergiledi ve ülke iç karışıklıklara sürüklendi. 1978’de komünistler bir hükümet darbesi gerçekleştirdi ve Afganistan
Demokratik Cumhuriyeti
kuruldu. Yeni yönetim Marksistlerle yakın ilişkiler kurdu ve aynı yıl SSCB ile Afganistan arasında “Dostluk, iyi komşuluk ve işbirliği Antlaşması” imzalandı. 

Bu gelişmeler üzerine ülkedeki Sovyet
yanlısı iktidara
karşı, ulusal direniş hareketi başladı. Bu iç savaş sırasında mevcut yönetim, SSCB’den yardım istedi. Bunun üzerine Afganistan’a kısa sürede çok sayıda Sovyet uzman ve askeri geldi. Sovyetler, 27 Aralık 1979’da Afganistan’ı fiilen işgal etti. Bu işgal hareketleri Batılı devletlerce tepkiyle karşılandı. Afgan direnişçileri, ABD’den de destek alarak gerilla savaşı ile milli direnişe başladılar. Böylece Afganistan ne zaman sona ereceği tahmin edilemeyen bir iç kargaşa ortamına girmiş oldu.

Afganistan’daki bu çatışmalara son vermek için 14 Nisan 1988’de Cenevre Antlaşması imzalandı. Bunun üzerine SSCB, 1989’da Afganistan’dan çekilmeye başladı. Bu çekilmeden sonra Afganistan’da yine iktidar mücadelesi yaşandı. Nitekim 1997’de aşırı dinci Taliban örgütünün ülkeyi sarsan olayları tüm dünyayı, özellikle de SSCB’yi yakından etkiledi. 

d) Spor – Siyaset İlişkisi: SSCB’nin, 1979’da Afganistan’ı işgali sonrası ABD öncülüğündeki (Türkiye’de dâhil) 62 ülke, 1980 Moskova Olimpiyatlarını boykot etmiştir. Bu gelişmeler üzerine 1984’te Los Angeles Olimpiyatlarını da güvenlikleri gerekçesiyle (Romanya hariç) SSCB ile Doğu Bloğu ülkeleri boykot etmiştir.

7. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE ORTADOĞU’DAKİ DİĞER GELİŞMELER 

II. Dünya Savaşından sonra Ortadoğu’daki gelişmeleri etkileyen en önemli faktör İsrail Devleti’nin kurulmasıdır. 1945’de Arap devletleri, “Arap Birliği”ni kurarak örgütlenmişler, ancak 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bu işgalci devletle mücadeleye başlamışlardır. Bunun sonucunda 1948, 1956, 1967, 1973
Arap-İsrail Savaşları
yapılmıştır. Artık, İsrail sorunu ve bu sorunun çözümü Arap devletlerinin başlıca amacı olmuştur. 

1952’de Mısır’da bir darbe ile Krallığı yıkan Cemal Abdül Nasır, Araplar arasında dayanışmayı güçlendirmek amacıyla “Büyük Arap Devleti” düşüncesini yeniden ortaya atmıştır. Nasır, 1956’da Süveyş kanalını devletleştirerek, Batılı devletlerle aralarındaki köprüleri tamamen yıktı. Bunun üzerine İngiltere ve
Fransa aynı yıl İsrail Devleti’ni, Mısır’a saldırttılar. 

a) Camp David Antlaşması (1978): 1970’li yıllarda Mısır’ın ekonomik sıkıntılar içinde olması ve İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini sağlamak istemesinden dolayı Mısır, ABD ile yakınlaşmaya başladı. Çünkü İsrail savaşları, Mısır’ın ekonomisini bozmuştu. 1977’de Mısır ile İsrail arasındaki hava iyice yumuşadı. Mısır, kalıcı bir barış istediğini ve bu barışın da İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi ile mümkün olacağını bildirdi. Bu diyalogu Arap ülkeleri tepkiyle karşıladı. 

Bu antlaşma 1978’de, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Begin arasında ABD
öncülüğünde (tanık olarak) ABD Başkanı’nın Camp David’deki ikametgâhında imzalanan antlaşmadır. Antlaşmaya, Yahudi sempatizanı ABD Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger aracılık yapmıştır. 

Antlaşmaya göre İsrail, 1967 Arap-İsrail Savaşında işgal ettiği Sina yarımadasından çekilecek, Gazze şeridinde Filistinlilere özerklik verilecekti. Mısır ise, buna karşılık İsrail’i resmen tanıyacak, İsrail ile diplomatik ilişkiler başlatacaktı. Yani İsrail ile Mısır arsındaki barışın esasları çizilmekteydi. Onaylanan bu antlaşma ile 1948’den bu yana süregelen Arap-İsrail savaşları bir süreliğine sona ermiştir. 

Bu antlaşmanın imzalandığı açıklandıktan sonra diğer Arap ülkeleri Enver Sedat’a büyük tepki göstermiş ve Kahire’de bulunan elçilerini geri çekmişlerdir. Üstelik Mısır, Arap
Birliğinden
de atılmıştır.

Camp David Antlaşması, FKÖ ile Arap dünyasının tamamında büyük bir tepkiye yol açmış ve Mısır’a karşı büyük bir siyasal ve ekonomik boykota girişilmiştir.

Bu gelişmelerden sonra Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, ülkesindeki radikal İslamcıların tepkisi sonucu öldürülmüş ve yerine 1981’de Hüsnü Mübarek geçmiştir. 

b) İslam Konferansı Teşkilatı (1969): İsrail’in işgalindeki Kudüs’te, Avusturyalı bir Yahudi’nin 21 Ağustos 1969’da Mescidi Aksa’yı kundaklamayı denemesinden sonra 25 Eylül 1969’da İslam Ülkeleri Başkanları tarafından kurulan bir teşkilattır. Bu teşkilata, Türkiye’nin de içinde olduğu 57 ülke üyedir. 

İslam Konferansı Teşkilatı, bugün İslam âleminin tek çatı altında toplandığı tek kuruluş sıfatına sahiptir. Bu teşkilat İslam ülkeleri arasında yakınlığı ve iş birliğini arttırmak, Müslümanlarca kutsal kabul edilen yerlerin güvenliğini sağlamak, İslami dayanışmayı oluşturmak gibi amaçlarla kurulmuştur. 

İslam Konferansı Teşkilatı’nın Genel
Sekreterliğini 2005
yılından itibaren Ekmelettin İhsanoğlu yapmaktadır. Aynı zamanda Tarihçi olan İhsanoğlu, bu teşkilatın ilk Türk Genel Sekreteridir. 

c) 1973 Petrol Krizi ve OPEC’in Kuruluşu: Krizin sebebi; Arap ülkelerinin, petrolü Batı dünyasına karşı siyasi koz olarak kullanmak istemeleridir (1970’den itibaren bütün Ortadoğu ülkelerinde, petrol şirketlerine devletçe el koyma eğilimi olmuştur). Ayrıca 1973 Arapİsrail Savaşı da
bu krizi hızlandırmıştır.

OPEC: 1960 Ağustos ayında kurulan ve o dönemde üye sayısı 13 olan “Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı”dır. ABD’nin zorunlu petrol kotaları koyarak kendi pazarlarına sahip çıkması ve büyük şirketlerin petrol fiyatlarını düşürmesi; üretici ülkelerin OPEC’i kurmalarına yol açmıştır. Bu kuruluş, petrol fiyatlarının belirlenmesi ve üye ülkeler arasındaki sorunların çözümlenmesi gibi amaçları gütmüştür. 

OPEC’in Kurucu Üyeleri: Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt ve Venezüella’dır.

İlk olarak ham petrol fiyatlarındaki düşüşü durdurmak gayesiyle Venezüella’nın teklifi ile kurulan teşkilatın merkezi, başlangıçta Cenevre iken, 1965’te Viyana’ya taşınmıştır. OPEC’in ilk kararı petrol fiyatlarını arttırmak olmuştur. 

OAPEC (Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Teşkilatı): Arap ülkeleri petrolü siyasi bir araç olarak
kullanmak amacıyla bu teşkilatı kurmuşlardır. 1973 yılında Yom Kippur (Ramazan)
Savaşı sırasında petrol üreticisi Arap ülkeleri, İsrail yanlısı gördükleri batılı ülkelere yaptıkları petrol ihracatını geçici olarak durdurdular, petrol fiyatlarını 4 dolardan 11 dolara çıkartarak, petrolü siyasi silah olarak kullandılar (1973 Petrol Krizine yol açtılar).

d) İkinci Petrol Krizi (1979): Petrolde
yaşanan ikinci şok, 1979 İran Devriminden sonra olmuştur. Bu gelişmeden sonra petrol fiyatları yeniden tırmanışa geçmiştir. OPEC’te, bu gelişmelerden sonra fiyatları 3 kat arttırmak zorunda kalmıştır. Bu krizde, batılı ülkelerin ekonomik kaybı 1973 krizinden daha fazla olmuştur. Bunun üzerine bir takım faaliyetlere girişen Batılılar, OPEC’in 1980’den itibaren dünya petrol fiyatlarındaki etkisini azaltmaya çalışmışlardır. Batılı sanayileşmiş ülkeler, başta kömür ve nükleer enerji olmak üzere farklı enerji kaynaklarına yönelmişlerdir. Kendi ülkelerinde petrol arama ve çıkarma çalışmalarına da ağırlık vermişlerdir. Petrol ihtiyaçlarını Meksika, SSCB gibi OPEC dışındaki petrol ihracatçısı ülkelerden karşılamaya başladılar. 

8. İRAN- IRAK SAVAŞI (1980–1988) 

İran ile Irak arasında 8 yıl süren savaştır. Savaşın asıl nedeni, İran’ın daha önceki antlaşmalarla Irak’a bıraktığı Şattül Arap bölgesini, ABD’nin de desteğiyle geri almak istemesidir. 

Şattül Arap: Deniz ve su ulaşımı konusunda yaşanan suyolu sorunudur. Yani Basra körfezi ve Şattül Arap üzerindeki egemenlik mücadelesidir. 

1979’a gelindiğinde İran Şahı Rıza Pehlevi devrilerek
Şiiliğin savunucusu olan Humeyni iktidara gelmiştir (Bu tarihten sonra ABD,
İran’ı desteklemekten vazgeçerek Irak’la yakınlaşmış ve Irak’a her türlü silah yardımını yapmıştır). Bu arada Irak’ta, Baas (diriliş) düşüncesini savunan Saddam da 1979’da iktidara gelmişti.

Saddam Hükümeti de İran’daki Arap bölgesi olan Kuzistan’da karışıklıklar çıkartarak buraya özerklik verilmesini istemiştir (Bu bölgeyi sınırlarına katma politikası izlemiştir). Böylece iki devletin arasındaki ilişkiler daha da gerilmiş, bu durum savaşların başlamasına yol açmıştır. 

8 yıl süren savaşlar yaklaşık 1 milyon kişinin ölümüne, 150 milyar dolar hasara, her iki ülkede ağır yıkımlara yol açmıştır. Irak’ın saldırısıyla başlayan savaş, İran’ın direnmesiyle yıpratma savaşına dönüşmüş ve batılı ülkelerin çıkarlarına uygun bir şekilde galibi olmadan sonuçlanmıştır (Taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamamışlardır). 

Irak ve İran birbirlerinin petrol tesislerine ve gemilerine saldırınca sanayisi için petrole ihtiyaç duyan ABD, Irak’a yaklaşarak savaş boyunca Irak’ı desteklemiştir. Savaşta iki Müslüman ülke ekonomik, siyasi ve sosyal olarak büyük bir yıkım yaşamıştır. Irak’ın, Şattül Arap su yolunda ortak denetim kurma isteği nedeniyle barış görüşmelerinden de bir sonuç alınamamıştır. 

Savaşan taraflar ufak kazançlar için ekonomik kaynaklarını tüketmiştir. İki ülkenin petrol tesislerine saldırıları petrol üretimini düşürmüş, petrol fiyatları artmıştır. Oysa savaş sonunda İran-Irak sınırı değişmemiştir. Savaş sonunda İran’da muhalefet tasfiye edilmiş, İslam devrimi tamamen kalıcı hale gelmiştir. Savaş silahları ve araçları bakımından dışa bağımlılığın zararını gören İran, kendi silah sanayisini kurmaya başlamıştır. Irak’ın bu savaş sırasında borç alarak silah satın alması, bu borçları ödemekte zorlanmasına ve 1990’da Kuveyt’e saldırmasına neden olmuştur (Kuveyt’in petrol kuyularını ele geçirmeye çalışmıştır). 1990’da Irak, Kuveyt’e girince ABD ile savaşma ihtimali nedeniyle Irak, İran’dan aldığı toprakları geri vermiştir. 

Saddam Hüseyin, 1990’da Kuveyt’in, Irak’a ait petrolü çaldığını, çok üretim yaparak petrol fiyatlarının düşmesine neden olduğunu ve bu durumdan Irak ekonomisinin olumsuz etkilendiğini belirtmiş ve bunlara karşılık Irak’ın, Kuveyt’e borcunun silinmesini istemiştir. Bu istekleri kabul edilmeyince de Kuveyt’e girmiştir. Ancak 28 devlet, Kuveyt’in yanında yer alıp Irak’a savaş açmışlardır. 1991’de Irak, Müttefik Kuvvetlerinin gücü karşısında ateşkese razı olmuştur. Irak’ın, Kuveyt’e saldırması üzerine Türkiye üslerini ABD’ye açmış böylece İncirlik hava üssü’nden Irak’a hava saldırısı düzenlenmiştir. Ayrıca Saddam’ın, Kuveyt’teki askerlerini azaltması için Türkiye, Irak sınırına 8 tümenlik asker yerleştirmiştir. BM’nin, Irak’a ambargo kararı üzerine Türkiye, Kerkük-Yumurtalık boru hattını kapatmıştır.

a) I. Körfez Savaşı: 1990–91 yıllarında BM adına ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri ile Irak arasında
yapılan savaştır. Irak Devlet Başkanı Saddam’ın, Kuveyt’i işgali ile savaş başlamıştır. Koalisyon güçleri, Irak’ı yenerek Kuveyt topraklarından çekilmesini sağlamıştır. Fakat bu savaş Arap birliği düşüncesini iyice zayıflatmıştır. Bu savaşın ardından İran’ın bölgedeki etkinliği artmış ve Orta Doğu’daki köktenci akımlar iyice güçlenmiştir (Şii, Sünni ve Kürtler arasında mücadeleler artmıştır). 

NOT: Irak’ın kuzeyinde meydana gelen otorite boşluğu Türkiye’de terör faaliyetlerine ortam hazırlamıştır.

b) II. Körfez Savaşı: ABD, I. Körfez Savaşından itibaren ambargo altında tuttuğu Irak’a, 2003’te II. Körfez Savaşını başlatmıştır. Bu savaş Irak’ta nükleer silah olduğu iddiasıyla başlatıldıysa da bu iddia asılsız çıkmıştır. Savaş sonunda Saddam Hüseyin’in iktidarı sona erdirilmiş ve yakalanan Saddam idam edilmiştir. Çöl Fırtınası olarak bilinen II. Körfez Savaşı ABD Başkanı Bush zamanında yapılmıştır

9. UZAYDAKİ YARIŞ
(
Sputnik Krizi)

Uzay çalışmaları Sputnik ile başlamıştır. Sputnik, SSCB’ye ait uzaya giden ilk yapay uydudur. Sputnik
Krizi, 4 Ekim 1957’de SSCB’nin uzaya fırlattığı ilk yapay uydu olan Sputnik’in ardından ABD ile SSCB arasında yaşanan uzay yarışıdır. 

1950’lerin başında hem ABD, hem de SSCB uzaya ilk uyduyu fırlatmak için birbirleriyle yarış içine girmişlerdi. ABD’nin başarısız denemelerinin ardından hiç beklenmedik bir anda SSCB, bir basketbol topu büyüklüğündeki Sputnik–1 uydusunun yörüngeye oturtulduğunu açıkladı. Bu durum ABD için tam bir şoktu. Çünkü bu olay teknoloji yarışında geri kalmak demekti, SSCB’nin kıtalararası füzeler yapımındaki üstünlüğünü vurgulamaktaydı. Daha da önemlisi bu denemeyi başaran SSCB’nin, nükleer bir silahı ABD üzerine gönderebileceği paranoyası tüm Amerikalıların aklına girmişti. SSCB’nin, uzaya Sputnik’i göndermesinin ardından ABD, ertesi yıl NASA’yı kurdu. SSCB, 3 Kasım 1957’de bu kez uzaya giden ilk canlı olan Laika adlı köpeği taşıyan Sputnik–2 uydusunu da başarıyla fırlatarak uzay çağı yarışında bir adım önde olduğunu gösterdi. 

10. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE DÜNYADA MEYDANA GELEN ÖNEMLİ GELİŞMELER 

1945’ten sonra kömürün yerini petrol almıştır.

SSCB’de Yuri Gagarin, Vost–1 ile 12 Nisan 1961’de uzaya çıkan ilk insan oldu (Vostok–1 adlı uçakla 1 saat 45 dakikada dünyayı bir kez turladı). 

16 Temmuz 1969’da ise Neil Armstrong, Apollo–11 ile Ay’a ilk ayak basan insan oldu (21 Temmuz). 

1958’de ABD, NASA’yı kurarak ilk uydusunu uzaya gönderdi. 

1960’larda Japonya’da hızlı tren seferleri başlamış, ayrıca elektrikli ev aletlerinin çeşidi artmıştır. 

Uzaya giden ilk ABD’li kadın, Sally Rider, 18 Haziran 1983’te Challenger ile uzaya çıkmıştır (Ayrıca uzaya çıkan en genç insandır). 

Uzaya giden ilk canlı SSCB’nin Sputnik -2 füzesiyle Laika adlı köpektir (1957).

1956
yılından itibaren Eurovision şarkı
yarışması
düzenlenmeye başlamıştır. 

ABD ve diğer Avrupa devletleri uydu çalışmaları yapmış Uranüs ve Neptün gezegenlerine Voyager–2 gemisi gönderilmiştir. 

1975’te ABD ve SSCB Apollo-Soyuz ortak uzay uçuşunu yaparak bilimsel alanda önemli bir ortak işbirliği gerçekleştirmişlerdir. 

ABD’li yazar Ernest Hemingway 1954’de, John Stainbeck 1962’de Nobel Edebiyat ödülünü aldı. 

1960
yılından itibaren Avrupa Futbol Şampiyonası UEFA tarafından 4 yılda bir düzenlenmeye başlandı. 

Uzaya giden ilk kadın SSCB’den Valentina Tereshkova oldu (6 Haziran 1963’te Vostok-6). 

1950’li yıllar ABD’de ırk ayrımcılığının arttığı yıllar olmuştur. Bu dönemde siyahların direniş hareketinin lideri Martin Luter King tarih sahnesine çıkmış ancak sonra öldürülmüştür. 

20.
yy. sonlarına doğru internet kullanımı ile bilgi alışverişindeki hız
artmıştır.

Elvis
Presley
(1935–1977) bu dönemin en önemli Rock’n Roll müzisyenlerinden biridir. 

TV’nin yaygınlaşması ile Amerikan sinemasının kalbi olan Hollywood, büyük kriz yaşamıştır. 

Amerika’da her yıl düzenlenen Sinema Ödülleri Oscarları’nı elde etmek için birçok film şirketi
kurulmuş, Avrupa’da ise sinema ödüllerinin verildiği Cannes Film
Festivali
düzenlenmeye başlanmıştır. 

Mc
Donalds
ve Disneyland gibi şirketler Amerikan kültürünün yayılmasını sağlamışlardır. 

Dünya Savaşında 1 kez, II. Dünya Savaşında 2 kez iptal edilen olimpiyatların,
siyasete alet edildiği
de olmuştur. Bunların en bilineni 1936’da Berlin olimpiyatlarının açılışında Hitlerin yaptığı konuşmanın Nazi propagandası
niteliği taşımasıdır
.

1979’da SSCB’nin, Afganistan’ı işgali üzerine ABD öncülüğündeki 60 ülke 1980
Olimpiyatlarını
boykot etmişlerdir. 1984 yılında ise bu kez Los
Angeles olimpiyatlarını
SSCB ve Küba’nın aralarında olduğu 13 ülke boykot etti. 

Soğuk Savaş döneminde SSCB ve Doğu Bloğu ülkeleri olimpiyatları boykot ettikten sonra 1928–52 arasında kendi aralarında “Spartakiads” adını verdikleri spor müsabakaları yapmışlardır. 

1975’te Münih Olimpiyatlarında, Filistin’in Kara Eylül Örgütü, olimpiyat köyünü basarak, İsrailli 11 sporcuyu rehin alarak, bazılarını öldürmüştür. 

Afganistan’daki Taliban Örgütü 1996–2002 yılları arasında Afganistan’ın olimpiyatlara katılımını engellemiştir. 

11. 1960–80 ARASI TÜRK DIŞ POLİTİKASI 

Bu dönemde Türk dış politikasının birinci önemli unsuru Kıbrıs meselesidir. İkinci önemli unsuru ise ABD
ile olan ilişkilerdir. ABD ile olan ilişkiler, Kıbrıs meselesinin iniş çıkışlarına göre değişen bir yapı göstermiştir. Türk-ABD ilişkilerinin 1964–74 Kıbrıs buhranlarında ağır sarsıntılar geçirmesi Türkiye-SSCB ilişkilerinin gelişmesine
neden olmuştur.

Kıbrıs
Buhranları
: 1878’de Rusya karşısında zor durumda kalan Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ın yönetimini geçici olarak İngiltere’ye vermişti. I. Dünya savaşı sırasında ise İngiltere, Kıbrıs’a el koydu. II. Dünya savaşından ağır ekonomik kayıplarla çıkan İngiltere savaş sonrasında Kıbrıs’tan çekildi. Bu gelişmeden sonra Yunanistan, Kıbrıs konusuna daha çok eğilmeye başlayarak, 1954’te konuyu BM’ye taşıdı. Bu tarihten sonra Türkiye, Yunanistan’ın amacının adaya sahip olmak olduğunu anlayınca konuyla daha yakından ilgilenmeye başladı ve bu konuyu milli bir politika haline getirdi.

1950’lerin sonlarında Kıbrıs’ta bağımsızlık hareketi başladı ve uluslararası antlaşmalara dayanan bir Türk- Rum Ortak Devleti kuruldu. Fakat Rumlar, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış haklarını ellerinden alma ve Kıbrıs’ın tüm yönetimine el koyma yoluna gittiler. Rumlar adayı Yunanistan’a bağlamak için çalışmalara başladılar. 1955’te Yunanistan, EOKA terör örgütünü kurarak Rumları harekete geçirmiş, adada taşkınlık yaparak Rum halkını kışkırtarak Anayasayı ve uluslararası antlaşmaları çiğnemiş oldular. 

11 Şubat 1959 tarihinde Zürich Antlaşması ile Kıbrıs’ta bağımsız bir Cumhuriyet yönetimi kurulması, Türk ve Rum toplumlarının haklarının neler olacağı kararlaştırılmıştır. Zürich Antlaşması’nı aynı yıl Londra Antlaşması takip etmiş, bu antlaşma ile Kıbrıs’ta bağımsız bir cumhuriyet yönetimi kurulmasına karar verilmiştir. 

Ayrıca garantörlük haklarından dolayı Kıbrıs’taki anayasal düzeni koruma hakkı Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’a verilmiştir. 

Kıbrıs’ta ilk önemli buhran, Kıbrıslı Rumların ENOSİS’ten vazgeçmemeleri ve 1960 Anayasasının Türklere tanıdığı hakları kabullenmemiş olmalarıdır. Burada amaçları Türkleri adadan uzaklaştırıp ENOSİS’i gerçekleştirmektir. Yani adayı Yunanistan’ın ilhak etmesini sağlamaktır. Bu duruma tepki gösteren Türklerle, Rumlar arasında çatışmaların başlaması Kıbrıs meselesini ortaya çıkarmıştır. 

Kıbrıs, İngiltere’nin yönetimi altında iken İngiltere, adanın Yunanistan’a bağlanmasını amaçlayan ENOSİS (Megalo idea çerçevesinde Yunanistan’la birleşme) çabalarını arttırmış ve 1955’te EOKA adında bir örgüt kurmuştur. 

EOKA, Kıbrıslı Rumlar tarafından ENOSİS amacını gerçekleştirmek amacıyla kurulmuştur. Kıbrıslı Rumlar, Türkleri yok etmek için Aralık 1963’te saldırıya geçerek çocuk, kadın, yaşlı demeden onlarca soydaşımızı öldürmüşlerdir. Türklere yapılan bu saldırılar sonucu birçok insan hayatını kaybetmiş ve binlerce insan Kıbrıs’tan göç etmek zorunda kalmıştır. 

1963’ten itibaren Kıbrıs Devlet Başkanlığını üstlenen Makarios yönetimi altında Kıbrıslı Türklere girişilen saldırılar Türkiye’nin ciddi endişeler duymasına neden olmuş, iki toplum arasındaki bölünme bu olaylar sonrası derinleşmiştir. Bu gelişmeler üzerine Türk jetleri Kıbrıs üzerinde uçtu ve Türkiye garanti antlaşması gereği Yunanistan ve İngiltere’yi harekete geçirdi. Bu 3 devlet Lefkoşa’da iki kesim arasına girerek “Yeşil Hattı” oluşturdular.

15 Temmuz 1974’te Yunanistan’ın Cunta desteğiyle Kıbrıs’ta gerçekleştirilen ENOSİS amaçlı askeri darbe sonucu Makarios hükümetinin devrilip, Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi üzerine bu idareyi Türkiye tanımadığını açıklamıştır. Çünkü Kıbrıs Anayasası ve Kıbrıs’la ilgili antlaşmalar ihlal edilmiştir. Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin kendi soydaşlarının geleceği açısından endişe duymasına yol açmıştır. 

Bu nedenle Türkiye, garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Barış Harekâtını başlatarak adaya asker çıkartmıştır. Bu arada Yunan birliklerinin adada garantör olarak bulunan Türk birliklerine saldırması çarpışmanın ada geneline yayılmasına neden olmuştur. Türkiye’nin harekâtı üzerine, BM hemen harekete geçmiştir. Çünkü Türk- Yunan savaşı ihtimali belirmiştir. İngiltere’nin araya girmesiyle Lefkoşa’yı iki bölgeye ayıran “Yeşil Hat” üzerinde bir anlaşmaya varılmıştır. 

22 Temmuz akşamı Türkiye, BM Güvenlik Konseyinin ateşkes kararını kabul etmiştir. Bunun üzerine Türkiye, İngiltere, Yunanistan, Cenevre Konferansı’nda toplandılar, adada 1960 Anayasal düzenini yeniden kuracak kararlar aldılar. Ancak Rum ve Yunanlılar konferansta alınan kararlara uymayınca (ateşkes hükümlerine de) Türkiye, Rum ve Yunan hükümetleriyle anlaşmanın mümkün olmadığı kararına vararak, 14 Ağustosta başlayıp 3 gün sürecek olan II. Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirdi. Bu harekât neticesinde Kıbrıs’ta, Türk tarafının sınırları çizildi (Magosa-Lefke hattı Türk askerince sınır haline getirildi). 

Sonuç: Türk silahlı kuvvetlerinin gerçekleştirdiği 1. ve 2. Kıbrıs Barış Harekâtları ile Kıbrıslı Türklerin can güvenliği sağlanmış, Rumların ENOSİS hayali Akdeniz’in karanlık sularına gömülmüştür.

Türkiye’nin, Kıbrıs’a, 1. askeri harekâtını hukuki müdahale olarak gören dünya devletleri, 2. harekâta işgal olarak bakmışlardır. 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulması ile Rum kesiminin yönettiği Kıbrıs Cumhuriyeti’nden ayrı olarak bir Türk devleti kurulmuştur. Böylece ada ikiye bölünmüştür. 15 Kasım 1983’te de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ilan edilmiştir. KKTC’yi tanıyan ilk dış ülke Bangladeş olmuştur.

Kıbrıs’ta, Türk ve Rumlar arasında yapılan tüm görüşmelerde (Toplumlararası görüşmeler diye bilinir) Rumların uzlaşmaz tutumları nedeniyle Kıbrıs meselesinde günümüze kadar bir sonuç alınamamıştır. Ayrıca ABD ve BM’nin planları, Yunanistan ve Türkiye’deki hükümet darbeleri, görüşmeleri engellemiş ya da kesmiştir. Bütün bu gelişmeler meselenin çözümünü iyice zorlaştırmıştır.

12. TÜRK- YUNAN İLİŞKİLERİNDE GÜNÜMÜZE KADAR SÜREN DİĞER GERGİNLİKLER 

Türkiye ile Yunanistan arasındaki Kıbrıs Sorunu yanında; Kıta Sahanlığı sorunu, Adalar sorunu, Hava
Sahası (Fır Hattı Sorunu), Kara Suları Sorunu
gibi sorunlar da yaşanmaktadır.

13. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE TÜRKİYE ve ORTA DOĞU 

Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerinde 3 farklı dönem yaşanmıştır: 

a) 1. Dönem (1950–60 arası): Bu dönemde Türkiye, SSCB’nin, Ortadoğu’ya sızmaya çalışması ve Arap ülkelerinin de bu sızmayı kolaylaştırıcı çalışmalarda bulunmaları nedeniyle Ortadoğu ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmamıştır. Hatta Türkiye, bu gelişmeler üzerine NATO’ya girmiştir. 

b) 2. Dönem (1963–73 arası): 1963–64 Kıbrıs buhranlarından, 1973 Petrol Krizi’ne kadar geçen dönemde Türkiye, Ortadoğu ve Arap ülkelerine yaklaşma politikasına ağırlık vermiştir. Artık Türkiye, Arap politikalarına daha ılımlı yaklaşıp, onlarla yakınlaşmaya çalışmıştır. 

Türkiye, İsrail’e karşı, Mısır,
Ürdün, Suriye’ye yardım etmiştir. Çünkü Türkiye’nin, Araplardan krediyle petrol almak ve krediyi ödemek için Arap ülkelerine ihracatını arttırmaya ihtiyacı vardı. 

c) 3. Dönem (1973 Petrol krizi sonrası): 1969’daki Mescidi Aksa yangınına Türkiye’nin verdiği sert tepki, Türkiye’nin, Ortadoğu ve İslam ülkelerine daha fazla yaklaştığının kanıtıdır. Türkiye, bu olay sonrası Fas’ta yapılan İslam Zirve Toplantısı’na katılmış ve Araplarla ilişkilerini güçlendirmiştir. Arap ülkelerinin tepkiyle karşıladıkları Camp David Antlaşması’nı Türkiye de reddetmiştir. 

Günümüzde Türkiye, Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmekte ve uluslararası alanda Filistin’in haklarını korumaya çalışmaktadır. 

d) ASALA (Ermeni Terör Örgütü): ASALA, 20 Ocak 1975 tarihinde Lübnan’ın Başkenti Beyrut’ta kurulan 1975 ile
1985 yılları arasında faaliyet gösteren Ermeni terör örgütüdür. ASALA, ilk kez Beyrut’taki Dünya Kiliseler Birliği Bürosuna yaptığı bombalı saldırı ile adını duyurmuştur. Asala kendisini uluslararası devrim hareketinin bir parçası olarak görmekte, Türkiye ve müttefiklerini düşman saymaktadır. 

Örgütün Amaçları Şunlardır: Sözde Ermeni Soykırımını kabul ettirmek ve Türkiye’yi soykırım nedeniyle tazminat
ödemeye zorlamaktır. Asıl büyük amacı ise Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamak ve doğu ve güneydoğu Anadolu’yu kapsayan büyük bir Ermeni Devleti kurmaktır.

Asala’nın yoğun faaliyet alanları 1985 yılına kadar Türk Dış Temsilcilikleri ve hava alanları olmuştur. Dış temsilciliklerimizdeki elçiliklerimize silahlı terör eylemleri yaparak diplomatlarımızı öldürmüşlerdir. (özellikle de 1970’den sonra). Örgütün en çok eylem yaptığı yer Lübnan’dır. Daha sonra da Fransa’dır. 

Asala’nın en önemli faaliyeti 15 Temmuz 1983’te THY’nin Paris Orly Havalimanındaki bürosuna bomba koymasıdır. Bu olayda 8 kişi ölmüş 63 kişi de yaralanmıştır. Bu olaya Orly Katliamı denilmiştir.

Avrupa’nın kimi ülkeleri 24
Nisanı,
sözde Ermeni soykırımı günü olarak kabul etmişlerdir. Türkiye, önceleri bu sorunu önemsememiş, Osmanlı’ya ait görmüştür. Ancak 1980 sonrası arşivlerin açılmasıyla Türkiye haklı olarak karşı propaganda başlatmıştır.

2008’de Kazakistan’da düzenlenen AGİT zirvesinde Ermenistan bir kez daha soykırım iddialarını gündeme getirince konu tekrar gündeme alınmıştır ve Türkiye’nin, Ermenistan’a 2005 yılında yaptığı Tarihçiler Komisyonu kurulması önerisi doğru bir adım olarak kabul edilmiştir. Bu öneriyi benimsemeyen Taşnak
Partisi
ve milliyetçi Ermeniler bu konunun irdelenmesini istememekte AGİT’in kararını kabul etmemektedirler. 

Günümüzde Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik bir ilişki dahi bulunmamaktadır. Ancak Eylül 2008’de Ermenistan-Türkiye milli maçına, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Ermenistan Devlet Başkanı tarafından davet edilmesi ve Türkiye’nin daveti kabul etmesi ilişkilerin gelişmesi açısından önemli bir adım olarak sayılmaktadır. 

14. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE TÜRKİYE’NİN İÇ POLİTİKASINDA MEYDANA GELEN OLAYLAR 

27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi:

Siyasette demokratik özgürlüklerin, ekonomide liberal görüşün savunucusu olan DP, 1950 seçimlerini kazanarak iktidara gelmişti. Ancak DP, 1954 seçimlerini de kazanarak daha büyük bir çoğunluğa ulaştı. 

DP’nin 1954 seçimlerinden sonra TBMM’de ezici bir üstünlük sağlaması ve bazı kesimlere göre bu üstünlüğü anti demokratik bir şekilde kullanmaya başlaması (basın, yargı ve üniversiteler üzerinde yoğun baskı uygulayıp, özgürlükleri kısıtlaması) DP’nin özellikle kentlerdeki kitleleri karşısına almasına yol açtı, parti içi muhalefeti de güçlendirmiş oldu. 

1957’de ağırlaşan ekonomik
bunalımın
da etkisiyle ülkede siyasi hava giderek elektriklendi. DP’nin,
muhalefete, basına ve aydınlara karşı baskı uygulaması, ekonomik ve
siyasi alandaki hataları, partinin lideri olan Menderes’in kendini tüm güçlerin üzerinde görmesi gerginliği iyice arttırdı. CHP’ye yakın olan memur ve subaylar görevden uzaklaştırıldı. Hatta İsmet İnönü’nün TBMM’deki konuşmaları bile engellendi. 

1950’li yılların ortalarından itibaren ordu içinde DP iktidarına son vermeye yönelik örgütlenmeler oluştu. 1957 seçimlerinden hemen sonra başlayan olaylar muhalefet partilerinin de faaliyetleriyle ulusal birliği tehdit eder duruma geldi. Bu arada oyları azalan DP’nin “İnce Demokrasiye Paydos” sloganıyla hareket ederek çeşitli alanlarda aldığı sert tedbirler üzerine, muhalefet ve öğrencilerin desteğiyle 27 Mayıs 1960’da gerçekleşen askeri müdahale ile DP iktidarı son buldu.

Türk ulusunun birliğini, ülke bütünlüğünü ve Cumhuriyeti korumakla görevli olan Türk Silahlı Kuvvetleri, “Kardeş kavgasına son vermek” sloganı ile 27 Mayıs 1960 günü kansız bir askeri darbe ile DP’yi devirerek fiilen iktidara el koymuştur. Daha sonra TSK’nın bünyesinde bulunan 37 subayın, Orgeneral Cemal Gürsel liderliğinde
oluşturduğu Milli Birlik Komitesi, bu darbe ile mevcut anayasayı uygulamadan kaldırmış, TBMM’yi dağıtmış ve siyasi partilerin faaliyetlerini askıya almıştır. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve üst düzey partililer tutuklanmıştır (Hatta Genel Kurmay Başkanı bile). Cemal Gürsel önce Başbakan, 1961’den itibaren ise Türkiye’nin 4. Cumhurbaşkanı olmuştur.

Darbenin amacı, kötü gidişi durdurarak demokratik ve özgürlükçü bir düzen kurmaktı. Bunun için de yeni bir anayasa
yapmak gerekiyordu. Darbe hareketi sonucunda iktidara gelen ve subaylardan
oluşan Milli birlik Komitesi, gerekli hazırlıklara girişti. Bir kurucu
meclis
oluşturuldu ve bu meclis, bir anayasa hazırladı.

Demokratik ve Özgürlükçü bir anayasa olan 1961 Anayasası, halk oylaması sonucunda yürürlüğe girdi. Referanduma katılım %81 idi ve %61 oyla 1961 Anayasası kabul
edildi.

1961 Anayasası kişilere temel hak
ve özgürlükler alanında geniş bir düzenlemeye gitmiş, vatandaşlara geniş sosyal haklar tanımıştır. Parlamenter sisteme uygun güçler ayrılığı prensibine yer vermiştir. 1961 Anayasasının sağladığı bu liberal ortam sonucu
aşırı sağ ve sol gruplar siyaset sahnesinde yer almışlardır. Yine aynı yıl seçimler yapılarak silahlı kuvvetler iktidarı, seçimi kazanan sivil yönetime bırakmıştır (15 Ekim 1961).

b) 12 Mart 1971 Muhtırası: 1960’ların sonrasında Adalet Partisi iktidarı, kötüleşen siyasi ortamla baş edemeyince bir grup radikal subay, radikal sosyal reformları yerine getirme görüntüsü altında uzun sürecek bir askeri rejim kurmayı amaçladılar… Ancak 12 Mart Muhtırası bu radikal hareketi engelleyen son dakika girişimi olmuştur.

1969’dan itibaren siyasi kargaşa ve kutuplaşmanın artması, ordunun hükümete 12 Mart 1971 Muhtırasını vermesine
ve Nihat Erim’in Başbakan olduğu yarı askeri bir rejim kurulmasına yol açmıştır.

Bu dönemde temel hak ve özgürlüklerde kısıtlamaya gidilmiştir. Bu muhtıra ile bu sefer, yürütmenin yetkileri genişletilmiştir. Sıkıyönetim uygulamalarının kapsamı arttırılmıştır. Üniversitelerin ve TRT’nin özerkliğine kısıtlama getirilmiştir. Bu süreçte Türkiye İşçi Partisi ve Milli Nizam Partisi kapatılmıştır. 

c) 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi: 12 Eylül Darbesi Türkiye’de, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 günü emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleştirdiği askeri müdahaledir. Bu müdahaleye 1980
İhtilali
de denilmektedir. Bu darbe, Türk silahlı kuvvetlerinin 27 Mayıs 1960 Darbesi ve 12 Mart 1971 Muhtırasının ardından Türkiye’de yönetime 3. müdahaledir.

Darbenin gerekçeleri ise; 1975–80 döneminde şiddet ve terör olaylarının artması, hükümet ve meclisin işlemez hale gelmesi, ekonomik sıkıntıların iyice artması ve uluslararası problemlerin yığılmasıdır. Ayrıca, darbe öncesinde düzenlenen suikastlerle birçok aydın, milletvekili ve bürokratın öldürülmesi, hükümet bunalımları, TBMM’nin bir türlü Cumhurbaşkanını seçememesi, işsizlik sonucu ülkenin bunalıma sürüklenmesi, sağ-sol gerginliği sonucu bireysel ve kitlesel siyasi cinayetler ve son olarak da şeriat amaçlı düzenlenen Kudüs Mitingi, 1980
darbesine neden olmuştur.

12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu hükümet’in görevine son verilmiş, TBMM kapatılmıştır. 1961 Anayasası uygulamadan kaldırılmıştır. Siyasi partiler kapatılarak, Türkiye’de 9 yıl sürecek olan askeri dönem başlamıştır. Parti başkanlarına siyasi yasaklar getirilmiştir. Bu dönemde, Sıkıyönetim uygulamaları artmış, Türkiye’nin siyasi gelenekleri alt-üst olmuştur. 1980 Askeri Darbesi, sosyal, ekonomik ve siyasal yapıları bütünüyle değiştirmeye yönelik bir müdahaledir. 

Darbenin diğer sonuçları ise şunlardır: 

Binlerce kişi için idam kararı çıkmıştır. 

1 milyondan fazla kişi fişlenmiştir.

14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarılmıştır. 

30 bine yakın kişi yurt dışına kaçmıştır. 

Birçok gazeteciye hapis cezası verilmiştir. 

Birçok öğretmen ve hâkimin işine son verilmiştir. 

Sakıncalı olduğu görülen birçok film yasaklanmıştır. 

1972’den beri fiili olarak uygulanmayan idam cezalarının hızlı bir şekilde infaz süreci başlamıştır. 

d) 1961 ANAYASASI: 1960 Askeri Darbesi’nden sonra hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de kabul edilen 1961 Anayasası, 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır. 1961 Anayasasının hazırlanmasının nedeni 37 yıllık
bir dönemde gelişen politik yaşamın ve özellikle de çok partili siyasi ortamın ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilecek bir anayasaya gerek duyulmasıdır. 

1961 Anayasası ile Güçler Ayrılığı sağlanmıştır. Bu Anayasada, yasama gücü; Cumhuriyet Senatosu ve
Millet Meclisinin elinde bulunmaktadır (2 Meclisli sisteme geçilmiştir.). Yasamadan çıkan kanunların anayasaya uygunluğunu kontrol eden, Anayasa
Mahkemesi
kurulmuştur. Bu anayasa ile Yürütmenin gücü sınırlandırılmış, yürütmenin tüm eylemleri Danıştay’ın denetimine verilmiştir. Yani TBMM egemenlik hakkını kullanan tek organ olmaktan çıkmıştır. 

TBMM’nin yanında, üniversite mezunlarından oluşan Cumhuriyet Senatosu kurularak iki meclisli yasama süreci başlatılmıştır. TRT ve Üniversiteler özerkleştirilmiştir. Anayasa ile özgürlük ortamının iyileştirilmesi sendikacılık hareketlerinin
hızlanmasına, sağ-sol hareketlerin siyasal alanda etkinliğinin artmasına yol açmıştır (Bu durum 1960 ve 70’li yıllarda Türkiye’yi kanlı olaylara sürükledi). 

1961 Anayasa’sı ile tam parlamenter
sisteme
geçilmiştir. Demokratik, sosyal ve hukuk devleti anlayışı gelişmiştir. Çoğulcu demokrasi ilkesi benimsenmiş, siyasi partiler vazgeçilmez olmuştur. İşçilere grev hakkı, memura sendika kurma hakkı verilmiştir. 

e) 1982 ANAYASASI: 1982 Anayasası hazırlanan anayasalar içerisinde en sert olanıdır. Çünkü değiştirilmeyecek
maddeleri
diğer anayasalarda yer alandan daha fazladır.

12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında hazırlanmış ve 18 Ekim 1982 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 1980–83 yılları arasında yönetimi elinde bulunduran Askeri Cunta idaresi altında kaleme alınmıştır. Son olarak 2004’te AB reformları çerçevesinde kısmi değişikliklere konu olmuştur. 

1982 Anayasası, toplam 8 bölümden oluşmaktadır. Türk anayasaları içerisinde hem madde sayısı hem de içeriği bakımından en uzun olanıdır. 1982 Anayasasında Yasama, Yürütme, Yargı kesin çizgilerle olmasa da birbirinden ayrılmış, Yürütme güçlendirilmiştir. 1961 Anayasasının getirdiği çift kanatlı Parlamento sistemi terk edilmiş ve tek
meclisli
sisteme geri dönülmüştür.

Bu anayasaya genel olarak
bakacak olursak (1982 Anayasası orijinal halinde iken); genel manada bireyin temel hak ve özgürlüklerini devlet karşısında sınırlayan, baskıcı bir
rejim
kurma idealinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle anayasa pek çok eleştiriye maruz kalmış ve anayasa pek çok değişikliğe uğramıştır. Özellikle Türkiye’nin, AB’ye girme konusunda çalışmalar yapması, anayasada yer alan bazı maddelerin değiştirilmesinde etkili olmuştur: İdam cezasının kaldırılması, seçme yaşının 18’e düşürülmesi, DGM’nin kaldırılması, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması, MGK sekreterinin sivil kişilerden oluşması, Cumhurbaşkanlığı süresinin 5 yıla düşürülmesi gibi önemli değişikliklere uğramıştır. 

7 Kasım 1982’de yapılan referandum sonucunda seçmenlerin %82’si bu anayasaya evet demişlerdir. 1982 referandumunda oyların çok yüksek oranda evet çıkmasının nedenleri ise şunlardır: MGK’nın partiler üstü görünümü… Medyanın sıkı denetim altında tutulması… Siyasi partilerin kapatılmış ve değişik görüşlerin ortadan kaldırılmış olması… 1980 öncesinin halkta derin izler bırakmış olması… Şiddet olaylarına tepki… Eski siyasi iktidarlara güvensizlik ve referandum sonucunda hayır çıkması halinde olacakların belirsizliği sayılabilir. 

f) 1961 – 1982 Anayasalarının Hak ve Özgürlükler Açısından Karşılaştırması: 

1961 ile 1982 Anayasaları referanduma
başvurularak hazırlanmıştır. Oysa 1921 ile 1924 Anayasalarında
halk oylaması yoktur.

1961 ile 1982 Anayasaları ülkede yaşanan askeri darbeler sonucu hazırlanmıştır.

1961 Anayasası 1971 yılında
yapılan değişiklikler ile önemli ölçüde değişmiştir. 

1961 Anayasası hak ve özgürlükler açısından önceliği kişiye
vermiş, buna karşın 1982 Anayasası önceliği kişiye değil devlete vermiştir.

1982 Anayasası 1961 Anayasasına göre daha az katılımcı bir demokrasi modelini benimsemiştir.

1982 Anayasası güçlendirilmiş bir Cumhurbaşkanı ve MGK ile askerin siyasal sisteminin nihai koruyucusu ve hâkimi olmasını sağlamıştır. Yani 1982 Anayasası Meclisi zayıflatmıştır.

1982 Anayasası 1961’e göre milli iradeye, siyasal partilere, sendikalara ve sivil toplum örgütlerine daha az güvenmekte ve bazı hak ve özgürlüklere kısıtlama getirmektedir.

1961 Anayasası döneminde sadece Demokrat Parti kapatıldığı
halde 1982 Anayasası döneminde bütün siyasi partiler kapatılmıştır.

12 Eylül 1980’de iktidarı ele alan Milli Güvenlik Konseyi’nin otoritesi altında, halk oylaması ile yürürlüğe giren 82 Anayasasını hazırlayan Kurucu Meclis, 61’deki Kurucu Meclisten
farklıdır
.

1961 Anayasasında Milli
Birlik Komitesi
daha geri planda iken, 1982 Anayasasında Milli Güvenlik Konseyi çok etkilidir. 

g) Yeni Siyasi Partilerin Kurulması ve 1983 Seçimleri: 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra, 1983 seçimlerine Süleyman Demirel’in Adalet Partisi, Deniz Baykal’ın CHP’si, Hüsamettin Cindoruk’un Büyük Türkiye Partisi’nin katılmasına izin verilmiştir. 

Büyük Türkiye Partisi’nin devamı niteliğinde olan Doğru Yol Partisi, Sosyal Demokrasi Partisi ve Refah Partisi’ne “Yasaklılar” denmiştir. Milli Güvenlik Konseyi tarafından genel seçimlere katılmaları uygun bulunan Milliyetçi Demokrasi Partisi, Halkçı Parti ve Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Parti’sine “İcazetliler” (6
Kasım Partileri) denilmiştir.

Yapılan genel seçimlerde 1.
parti Anavatan Partisi, 2. parti Halkçı Parti, 3. parti ise Milliyetçi Demokrasi Partisi olmuştur. Seçimlerden sonra bazı milletvekillerinin parti değiştirmesiyle Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrasi Partisi de meclise girebilmiştir. İleriki süreçte alınan başarısız sonuçlardan dolayı Milliyetçi Demokrasi Partisi kendisini feshetmiştir. 

12 Eylül 1980 ile 6 Kasım
1983 tarihleri arasında Türkiye’yi, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve
Kuvvet Komutanlarından oluşan 5 kişilik bir Milli Güvenlik Konseyi yönetmiştir. 

Bu arada TBMM’ye giren 3 partiden Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAP iktidara gelmiştir. Ülkeyi siyasal bir kargaşa ve kamplaşma ortamından uzaklaştırmak isteyen Turgut Özal, ekonomide de liberal politikalar izleyerek kamuoyunun desteğini almayı başarmıştır.
Ayrıca Turgut Özal, 1989–1993 yılları arasında Türkiye’nin 8.
Cumhurbaşkanı
olarak görev yapmıştır.

15. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE TÜRKİYE’DE YAŞANAN EKONOMİK, SOSYAL, KÜLTÜREL GELİŞMELER 

II. Dünya savaşının sona ermesinden sonra çok partili hayata geçen Türkiye, ekonomik alanda kalkınmak için bir takım faaliyetlere girmiştir. 1962 yılına kadar tarıma dayalı bir politika izleyen Türkiye, 1982 yılana kadar ise ithal ikamecilik (ithal edilen mal yerine yerli üretimi öne çıkarma) politikasını uygulamış, 1980 yılından
sonra ise dışa dönük bir ekonomik politika izlemiştir.

1960 yılından itibaren artan nüfus nedeniyle yurt dışına bir göç hareketi başlamış, büyüyen şehirlere ise iç göç yaşanmıştır. Bu dönemde ulaşım ve iletişim konularına
da ağırlık verilmiştir.

1947–1953 yıllarında tarım üretimi 2 katından daha fazla artmış, çiftçiyi topraklandırma kanunu ile devlet arazileri çiftçilere dağıtılarak üretimin artması sağlanmıştır. 

1950 yıllarında yaşanan Kore
Savaşı
, Türk ekonomisini olumsuz yönde etkilemiştir. Fiyatlar yükselmiş, dışarıdan ülkeye giren döviz gelirleri büyük oranda azalmıştır. 

1958 yılında Türk parası değer kaybetmeye başlamış, ülkede Devalüasyon yaşanmıştır. Bu gelişmeler üzerine Türkiye, uluslararası para fonu olan IMF’den ilk kez Adnan Menderes’in Başbakanlığı sırasında dış borç almıştır.

1960 yılındaki askeri darbeden sonra ekonomik konuları yürütecek ve planlayacak Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)
kurulmuştur. Bu kuruluş ilk olarak Beş Yıllık Kalkınma Planları (1963–1968) hazırlamış, böylece eğitim, sağlık ve bölgesel farklılıkları ortadan kaldıracak önlemler alınmaya çalışılmıştır. 

Resesyon: Ekonomide durgunluktur. Uzun sürerse ekonomik çöküş olarak isimlendirilir. 1973 Dünya petrol krizi, dış borç ödeyen Türkiye’yi zora sokmuş, bu durum Türkiye’yi ekonomik resesyona (durgunluğa) sürüklemiştir. 

1950’li yıllardan itibaren Türkiye’de sinema kültürü oluşmaya başlamış, Yeşilçam diye adlandırılan sektörde birçok alanda sinema filmleri çekilmiştir. Bu filmlerin içinde Metin Erksan’ın yönettiği “Susuz Yaz” filmi Berlin’de 1963 yılında “Altın Ayı” ödülünü almıştır. 

1973’te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Yunanistan’ın, Ege denizindeki faaliyetleri üzerine Ege’de petrol aramaya başlamıştır. 

1980 Askeri Darbesi sonunda 24
Ocak kararları
olarak bilinen ekonomik kararlar alınmış, böylece enflasyonu önlemek, ihracata dayalı bir üretime geçmek amaçlanmıştır. Bunun için önce devalüasyon yapılmıştır. 1 Dolar 47 liradan 70 liraya çıkmıştır. 

1993 yılındaki 5 Nisan kararları ise, ülkede büyük bir devalüasyonun yaşanmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler üzerine halkın satın alma gücü azalmış, ülkede işsiz sayısı giderek artmıştır. 

1940 yılında 20 milyon nüfusa sahip Türkiye, 2000’li yıllarda 70 milyona ulaşmıştır. Bu durum beraberinde birçok sorunu getirmiştir (Göç, işsizlik, sağlık sorunları, eğitim, çarpık kentleşme, gecekondulaşma vb.). 

Türkiye’de ilk TV yayını İTÜ’nün ardından TRT gerçekleştirmiş, 31 Ocak 1968’den itibaren TRT, Ankara’da haftada üç gün deneme yayını yapmaya başlamıştır.1982 yılından itibaren ise TRT ilk
renkli
TV yayınını gerçekleştirmiştir. 1984’de ise tümüyle renkli yayına geçilmiştir.1990’lı yılların başından itibaren özel kanallar kurulmaya başlanmış, Türkiye 1996 yılında ilk kez İnternetle tanışmıştır. Ayrıca uzaya TÜRKSAT-1B uydusu gönderilmiştir.

 

REKLAMSTORE

CEVAP VER

Please enter your comment!
İsminiz